Osmanlı Devleti’nin yükseliş sebeplerini aynı zamanda fetih politikası ve hızlı bir şekilde cihan devleti olmasının sebeplerinde aramak gerektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nin fetih politikası ve küçük bir beyliği kısa zamanda cihan devleti yapan sebepler, aynı zamanda yükseliş sebepleri olarak zikredilebilir. Ancak yine de konuyu, ayrı olarak ele almakta yarar vardır. Osmanlı Devleti’nin yükseliş sebeplerini şöylece özetlemek mümkündür:
1) En önemli sebep, manevî değerlerine ve İslâma olan bağlılıklarıdır. Bunu i’lây-ı kelimetüllah ruhu diye de ifade edebilirsiniz. Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına bir millettir. Bir ferdin himmeti milleti olabilmesi için, o ferdi milletine bağlayan kuvvetli bağlar ve şahsî hayatını milletin hayatına tercih ettiren önemli sebepler bulunmalıdır. Bu önemli sebepler ve kuvvetli bağlar, manevi değerlerden başkası olamaz. O halde manevî değerleri ile ordusunu techiz etmeyen bir millet, gelecekte her an tehlikelere maruz kalır ve varlığını sürdüremez. Bu mânâyı târihe bakarak, daha da müşahhas hale getirebiliriz. Osmanlı Devleti’nin bir zamanlar, bütün Avrupa ’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve varlığını devam ettiren, şu devletin ordusundaki Kur'ân dan alınan şu fikirdir: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim” Gerçekten Kosova meydan muharebesine çıkan Murad Hüdavendigar “Yarab beni din yolunda şehid , ahirette said et” demiş ve istediği olmuştur. Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakmış; daima Avrupa'yı titretmiştir. Size de soruyorum; şu dünyada basit fikirli ve saf kalpli olan genç askerlerin ruhunda öyle ulvi fedakarlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi duygu bu mânevî değerlerin yerlerine ikame edilebilir? Allah ve ahiret inancından başka hangi şey, hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?
Tarih bize gösteriyor ki, biz Müslüman Türkler , ne derece mânevi değerlerimize bağlanmış isek ilerlemişiz. Ne vakit mânevî değerlerimizden uzak kalmışsak, gerilemişizdir. O zaman düşmanlar bizi can damarımızdan vurmuşlardır. Bilesiniz ki, düşman bizi hiç bir zaman açık savaşta yenememiştir. Daima tehlikeyi, kurtuluş reçetesi olarak göstererek bizi içimizden hançerlemişdir. Bir milletin maddî bataryaları ne kadar modern silahlarla mücehhez olursa olsun ve o millet isterse imparatorluk seviyesine yükselsin, mânevî bataryaları boş olduğu müddetçe yıkılmaya mahkumdur.
Vatana ihanet suçuyla 1821 yılında Patrikhanenin orta kapısı önünde asılmış bulunan İstanbul 'daki Fener Patriki Gregorios tarafından Rus Çarı Aleksandr'a yazılan mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır:
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler , sabırlı, mukavemetli, mağrur ve izzet-i nefisli insanlardır. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, anânelerinin kuvvetinden ve âmirlerine itaat duygusundan ileri gelmektedir. Bu sebeple, Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve mânevî bağları koparmak, dinî metanetlerini zaafa uğratmak gerekir. Mânevîyatları sarsıldığı gün, Türkleri zaferlere götüren asıl kudretlerinden sıyıracak ve onları maddi kuvvetlerle yenmek mümkün olacaktır. Osmanlı Devleti n'i tasfiye için mücerret olarak harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Yapılacak olan, Türkler'e bir şey hissettirmeden bu tahribi tamamlamaktır.”
Sultân Aziz devrinde, İstanbul Rus Elçisi olan GeneraI İgnatyef , bu mektubu zikrettikten sonra şunu ilave eder: “Ben vazifedeyken bu teşhisler isabetle tecelli etti”. Evet maalesef bu oyunlara gelen Tanzima t gençliği, Rus elçisinin dediği gibi, “millî ananelerin düşmanı ve atalarının papuçları olamayacak bir hale gelmişlerdi'. İbn-i Kemal de, Osmanlı Devleti’nin Gazneliler , Selçuklular ve Harzemîler gibi, Müslüman devletlerle mücadele ederek ve kendi mevlâlarına isyan ederek yükselmediğini, belki tamamen yukarıda anlatılan gazâ ruhuyla ve yüksek bir himmetle yükseldiğini misâller vererek açıklamaktadır. Osmanlı Tarihlerinin mukaddimelerinde zikrettikleri bazı menkıbeler de, bu ruhu açıklamak için zikredilmişlerdir.
2) Osmanlı Devleti’ni yükselten sebeplerin ikincisi, Osmanlı Devleti’nin özellikle yükselme dönemlerinde tam bir hukuk devleti olması yani şer’-i şerif ve kanun-ı münifin esas kabul edilmesidir. Gerçekten de, içinde 763 Kanunnâmeyi neşrettiğimiz Osmanlı Kanunnâmeleri adlı eserimizi inceleyenler göreceklerdir ki, Osmanlı Devleti’nin yükseliş, duraklama, gerileme ve yıkılışını, kanunnamelere bakarak grafikle göstermek mümkündür. Osmanlı Kanunnâmeleri, Fâtih ’den itibaren zirvededir. Kanuni devrine kadar, kanun yapma ve kanunu uygulama görevleri ehil ellerdedir. II. Selim ’den itibaren durgunluk başlamıştır. III. Murad zamanında durmuştur. Daha sonra ise, önce gerilemiş; sonra da Adâletnâmeler ’le örtülemeyecek kadar gedikler açılmıştır. 1700-1800 yılları arası Osmanlı Devleti’nin hukuk devleti olmaktan çıkma tehlikeleri yaşadığı dönemdir. Osmanlı vatandaşı, yükselme döneminde Müslüman olsun gayr-i müslim olsun, tam bir hukuk devleti olduğuna ve ayırım yapılmaksızın adaletin icra edildiğine inanmaktadır. İşte vatandaşı böyle bir inanca sahip devletin yükselmesi mukadderdir. “Padişah fermanıyla kira bedellerinin olduğu gibi bırakılması olmaz. Zira Padişahın emriyle nâ-meşrû‘ olan şey meşrû‘ olmaz; haram olan nesne helâl olmak yokdur. Bu hususlarda emr-i şer‘-i şerif budur. Bir türlü dahi değildir. Şer‘i hükümlere vâkıf iken onları ketmetmek, Kur’ân'daki bir âyetin tehdidine maruz kalmaktır” diyen Ebüssuud ’lar; “Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar âyinlerince. Ammâ çan ve nâkus çalmayalar. Ve kiliselerin alub mescid etmeyem” diyen Fâtihler ve nihayet “Madem ki, onlar ra‘iyyetliği kabul etmişler. Dinimiz gereği, onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhâlifdir” diyerek, hem gayr-ı müslimlerin şahsî hak ve hürriyetlerine gösterdiğimiz hürmeti ve hem de meşru‘ sınırlar içinde kalmak şartıyla din ve vicdan hürriyetine gösterdiğimiz saygıyı anlatan Zenbilli Ali Efendiler , bu izaha çalıştığımız hukuk ve adalet devletinin sacayakları olmuşlardır.
3) Devletin devam ve bekasına sebep olan para ve askerin mükemmel oluşudur. Osmanlı Devleti’nin yükselmesine sebep olan para, halktan zorla toplanan para değil, memleketin mamur olmasından ortaya çıkan paradır. Bu dönemde, Osmanlı parasının kaynakları tamamen şer’î vergiler ve meşru gelir kaynaklarıdır; tekâlîf-i örfiyye neredeyse yok gibidir. Yıldırım Bâyezid , kadıların davacı ve davalılardan aldıkları harçları rüşvet sayarak buna vesile olan kadıları idam etmeye kalkışacak kadar hassastır. Asker ise, ehliyetli ve vasıflıdır. Çünkü tam bir gaza aşkıyla eğitimli askerler yetişmektedir. Kanuni devrine kadar, yeniçerinin adedi en fazla 10-12 bin kadardır. Ama her yerden zafer haberleri gelmektedir. Viyana bozgununda bu sayı 50 binlere ulaşmıştır. Ancak mal toplamaktan başka kayguları yoktur. Bu dediklerimize Yeniçeri Kanunnâmesi en canlı şahittir. En önemlisi de, yükselme döneminde asker siyâsetin ve idarenin içinde değildir.
4) Günümüzde bazı araştırmacıların tenkit ettiği gılmân sistemi yani kapıkulu sistemi de, devletin yükseliş sebeplerinin başında gelmektedir. Zira tarihde çoğu büyük devletler, kendilerine tabi olan aristokrat beylerin isyanlarıyla yıkılmışlardır. Abbasî Devleti kendi elleriyle büyüttükleri aristokrat aileler eliyle; Büyük Selçuklu Devleti mevâlî- olan Harzemiler eliyle yıkılmışlardır. Günümüzde de devletin hânedânlarla sıkıntıda olduğu ortadadır. İşte Osmanlı Devleti, bu sıkıntılardan kurtulmak için, ailesi ve yakın çevresi bulunmayan devşirme ve köle asıllı insanları Enderûn denilen özel mektepte bir devlet adamı gibi yetiştirerek onları devletin yükselmesinde istihdâm etmiş ve başlangıçta muvaffak da olmuştur.
5) Osmanlı Devleti’nin yükselme dönemlerinde tam manasıyla hür bir ilmin de önemli etkisi olduğunu ifade etmekte yarar vardır. Memleket ve vatan bir vücuda benzer; aklı ve ruhu ilim ve ma'rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir. Bu iki unsur arasında muvâzenenin te'min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet, terakki ve refah görülmüştür. Abbasî Devleti'nin ilk halifeleri, Endülüs Emevilerinin başlangıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı Padişahları, bu muvâzeneyi temin eden en müşahhas misâllerdir. Fâtih Sultân Mehmed'in vezirlik ve kazaskerlik teklifini reddeden, diğer taraftan Fâtih'i tekyesine de kabul etmeyen Molla Güranî ; Fâtih sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde kaldığı müddetçe, bu dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir. Bir Osmanlı Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade edilmektedir: “Kadılar, şer'î hükümler i icra edeceklerdir. Ancak memleketin nizâmı, korunması ve vatandaşın id****i ile alâkalı hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan vükelâ-yı devlete havale edeceklerdir”. Bu sebebledir ki, eskiler, devlet adamlarına erbâb-ı seyf , ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem demişlerdir. Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim adamlarına düşmektedir. İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe ve şeref, ilmin rütbesi ve şe*****ir. Hakk'a ve hakikata âşık bir ilim adamı, hakk'dan başkasına tâbi olmaz. Zira hakk'ı tanıyan, hakk'ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Hakk'ın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek icabeder. Ebüssuud ’un biraz önce zikrettiğimiz şu cümleleri bunu aksettirmektedir: “El-Cevab; Olmaz. Padişah'ın emri ile nâmeşru' olan şey meşru' olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur”.
6) Osmanlı Devleti’ni yükselten sebeplerden birisi de vazifelerin, ister ilmiyede, ister seyfiyede ve isterse de kalemiyede olsun, ehil olanlara verilmesidir. Medeniyetlerin kurulmasında ve yıkılmasında mahâret ile salâhatın önemi inkâr edilemez. Tarihe bakıldığında görülecektir ki, bu iki vasfı kendinde birleştiren milletler nice medeniyetler kurmuşlar ve daima payidâr olmuşlardır. Yıkılan bütün medeniye t ve devletlerin altında ise, aranırsa mutlaka bu iki vasıftan birinin veya ikisinin yokluğunun yattığı esefle müşahede olunur. Mahâret , kişinin kendi mesleğinde ehil, uzman ve kâbiliyetli olmasıdır. Salâhat ise, kişinin din ve ahlâkça yüksek bir seviyeye ulaşmasıdır. Şunu önemle belirtelim ki, salâhat ve mahâret birbirinden ayrıdır. Hamiyet, vatanperverlik, sadâkat ve adâlet gibi ulvî duygular, salâhatın meyvesidir ve o bahçede yetişir. İş, san'at, kabiliyet ve benzeri hususlar ise, mahâret bahçesinden derlenebilen meyvelerdir. Kalb ve vicdanı manevî duygularla bezenmeyen bir insandan hakikî mânâda hamiyet, sadakat ve adâlet beklenilemez. Ancak, iş, san'at ve kabiliyet başka şeyler olduğu için, sâlih olmayan bir adam güzel çobanlık yapabilir; ayyaş bir adam ayık olduğu zamanlarda iyi saat tamir edebilir. Yani bu noktada salâhat ayrıdır, mahâret ayrı...
Elbette ki, vazifelere yapılan tayinlerde, hem sâlih, hem de mâhir olanlar, yânı hamiyetle fazileti birleştiren, kalbi ve fikri münevver olanlar tercih edilecektir. Bu vasıfları beraberce bulunduran insanlar yeterli sayıda değilse, bu takdirde ya mahâret ya da salâhat esas alınacaktır. İslâm 'a göre ikisini birleştiren bir eleman yoksa, san'at'ta ve işde mahâret tercih sebebidir.
Bir kısım İslâm hukukçuları ve tefsirciler tarafından, özellikle idarî yetkiye sahip devlet ricaline hitâben nâzil olduğu söylenen Kur’ân'ın şu âyeti, bu konuda çok mânidardır:
“Haberiniz olsun ki, Allah sizlere muhakkak şunları emrediyor: Biri emânetleri ehline vermeniz, biri de insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hareket etmenizdir. Allah size ne güzel öğüt veriyor. (Her halde bu emirleri tutmalısınız). Zira şüphesiz ki, Allah verdiğiniz kararları işitir ve emânetler hakkında yaptıklarınızı görür”.
Hz. Rasûlullah'ın (S.A.V.) “Emaneti ehline ver ve sana hâinlik edene hıyânetle mukâbele etme” hadisi de, bu mânâyı teyid etmektedir.
Osmanlı Devleti 'nin yükselme devrini tetkik edenler, neden kısa bir zamanda dünya devleti haline geldiğini ve salâha t ile mahârete ne derece riâyet ettiklerini çok iyi bilirler. Rumeli’deki Sırp , Macar ve muhtelif kavimlerin kendi arzuları ile neden Osmanlı hâkimiyetini tercih ettiklerinin sebebini, hakperest ve cesur padişah Yavuz kadar Zenbilli Ali Efend i'de ve Muhteşem Süleyman kadar Osmanlı hukuk âbidesi Ebûssuud'da da aramak icab eder. Devleti haricî münâsebetlerde temsil eden nişancıların, diplomatik ve diplomasi ilminin mütehassısları ve kazaskerlerden titizlikle seçildiğini müşâhede edince; Kanuni'nin sadrazamının dilinden bir sadrazamın nasıl olması gerektiğini yine onun kaleme aldığı “Asâfnâm e”den ibretle okuyunca ve bakanlar kurulu demek olan Divan -ı Hüm âyun'un “hâcegân -ı divan “ olmadan toplanmadığını kanunnâmelerden öğrenince, Osmanlı Padişahlarının neden ve nasıl zaferden zafere at koşturduğunu daha iyi anlıyoruz.
Osmanlı Devleti'nin duraklamasında ve gerilemesinde, ehil olmayan insanların göreve getirilişinin yattığını çok iyi idrâk eden Osmanlı Padişahı, vezir-i a'zamına bu hakikatı, bir tayin fermanı münâsebetiyle şöyle ifade ediyor:
“Benim Vezirim, Tezkirecilik görevi için, ehliyetli bir kaç adayı düşünerek seçip, bana arzet. Önce kendi devlet adamlarımızı terbiye etmeyip, her birinde türlü türlü uygunsuz tavırlar varken, başkalarını terbiye etmeye yüzümüz kalmıyor. Ben senin kimseye iltimas yapmayacağını biliyorum. Gerek bu çeşit fiillere ve gerek tamah ve rüşvete cesaret edenleri, niçin tarafıma ifade etmezsin? Hep “benden olmasın” diye diye devletimiz bu hale geldi. Bundan sonra vâkıf olduğun kötü hareket her kimden zuhûr ederse, tarafıma bildiresin. İşte sana tenbih ediyorum.”
7) Bütün bu sebeplerin etkisiyle, yükseliş dönemindeki Osmanlı id****inde rüşvet , suiistimal, sefâhet, israf ve gayr-i meşru masraflar, vatandaşa zulüm ve benzeri kötülüklerin olmayışı, Osmanlı Devleti’ni kısa zamanda yükseltmiştir
Kaynak: Osmanli Arastirmalari Vakfi
Friday, March 23, 2007
Osmanlıda Adalet
Osmanlı deyince ne düşünmeliyiz?
Her şeyden evvel adaleti düşünmeliyiz.
Hangi açıdan?
Objektif açıdan, âfâkî açıdan.
Bütün Avrupa'da, Osmanlı'ya verilen değer neden o kadar üst seviyedeydi?
Çünkü Osmanlı kadıları, adaletin ateşten bir gömlek olduğunu en iyi idrak eden insanlardı. Onların gözünde, Allahû Tealâ'nın karşısında, adalet açısından herkes eşitti. Eğer bir padişah, bir kral, halktan herhangi bir kişinin hakkını haleldâr etmişse; o hakkı, hakkın sahibine iade etmek, kadıların temel göreviydi, hiç şaşmazdı bu.
Oysa ki Avrupa'da, asillerle halk arasında bir uçurum vardı. Eğer bir asil yolda giderken kazara, halktan birini atıyla çiğnemişse, onun hesabını kimseye vermezdi. Vermeye gerek görmezdi. O asildi, ötekiler de halktı. Osmanlı'da da asiller vardı; beyler, beylerbeyleri... Bunlar asaletin temsilcileriydi. Ama adalete geldiği zaman konu, beylerle, beylerbeyleriyle, padişahla halk arasında en ufak bir farklılık gözetilmezdi. İşte adalet bu demektir.
Her toplumda ileri gelenler vardır ve halk vardır. Bu ileri gelenler, her yerde kendilerine mevki edinirler, bir şeylerin sahipleridir; zengindirler, çevre yapmışlardır. Bütün ileri gelenler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler ve ötekiler halktır. Adalet dağıtanlar, bu şehrin ileri gelenleri tarafındandır ve adalet hep tek taraflı olarak dağıtılır.
İşte, böyle bir Orta Avrupa, Ortaçağ Avrupası'nda Osmanlı, adaletin bütün standartlarında tam dağıtıldığı, müstesna bir ülke oluyor. Allahû Tealâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de söylediği gibi kıst'ı, adalet müessesesini, Osmanlı tam olarak tanzim ediyor . Tatbik ediyor, %100 yerli yerine oturtuyor. Osmanlı kadısı, hiç kimsenin hakkının, çiğnenmesine müsade etmiyor. Bu hakkı çiğneyen kişi padişahta olsa bu durum değişmiyor.
İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum:
Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:
"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."
Biliyorsunuz, her arazinin bir rayiç bedeli vardır. Yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği, aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Bir alt hududu , bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor. Ama Rum vermemekte ısrarlı. Bir Hristiyan olduğu için caminin kurulmasına gönlü razı olmuyor.
Fatih Sultan Mehmed ise "O kadar para verdiğim halde, bu adam arsayı vermiyor. Demek ki bunu, inadından yapıyor; nefsani ir davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani." diye düşünyor.
Ve sonuçta Rum'un arsasını alıyor , camiyi yaptırıyor.
Adam perişan. Sonra, diyorlar ki:
"Ya, bu kadar üzüntünün sebebi ne?"
"İşte, yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan padişah; daha ötesi yok. Onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre. Her şey bitti!" diyor.
Diyorlar ki:
"Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır."
"Yani? Ne demek istiyorsunuz?" diyor.(Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.)"
Diyorlar ki:
"Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın, Padişah da olsa, o hesabı görür."
Adamcağız hiç inanamıyor böyle bir şeye; ama diyor hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim.
Ve kadıya müracaat ediyor.
Adamın gözleri hayretten açılıyor; Fatih Sultan Mehmet mahkemeye geliyor. Padişah ayakta, kadı efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmed, adamın arsasını zorla iktisab etmektan suçlu bulunuyor ve elinin kesilmesi kararı alınıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek; ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer.
Bu kanuna göre teklifte bulunuluyor.
Deniyor ki:
"Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan, o ödemese bile (Padişah ödemese bile) onu sana beytülmal öder. Razı mısın?"
Rum: "Şey..." Bir Padişaha bakıyor, inanamıyor, sonra: "Tabiî razıyım. Razı olmaz mıyım? O, Padişah. " diyor.
Fatih Sultan Mehmet diyor ki:
"Benden beytülmalın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim. Ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."
Ve kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor:
"Padişahım, şu ana kadar ben Allah'ı temsil ediyordum. Ben oturuyordum, siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz, mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, size tâbî olan, sizin imparatorluğunuzun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer." diyor.
Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra Padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.
Bu size neyi anlatıyor?
Adalet müessesesini anlatıyor. Osmanlı'nın adaletini anlatıyor. Adamlar, o güne kadar bir asille, bir halktan birisi mahkeme edilecek de, mahkeme halktan birisine hakkını verecek. Asırlar boyunca böyle bir şey görülmemiş Ortaçağda Avrupa'da. Böyle bir şey yok. İlk defa Osmanlı götürüyor adaleti. İnsanlar arasında, Kur'ân-ı Kerîm'e göre fark olmadığını orada ispat ediyorlar insanlara (İslâm'ın ne olduğunu.)
İşte bu adalet müessesesidir ki, yüz binlerce insanı Osmanlı'ya teslim etmiş.
KADI VE MAHKEME
Muhâkeme, mutlak şekilde umuma açık, alenidir. Bu bir prensiptir. Kadı, önüne getirilen bütün hukukî mevzuları bildiği iddiasında değildir. Bu da diğer bir prensiptir. Onun için kadı, göreceği dâvânın konusunu en iyi bilen bir veya birkaç ehl-i vukufu (bilir kişi) yanında bulundurmaktadır. Onların söyleyecekleri ile kayıtlı değildir, hüküm kendisine aittir. Fakat onlara danışmaktadır. Ayrıca ehl-i vukufun mütâleaları, hâkimin kararına ekli olarak adlî sicile geçirilmektedir. Bu ehl-i vukuf heyeti ile aynı zamanda, kadı'nın kararı, bir kat daha teminat altına alınmaktadır.
Kadı'nın doğru hükmetmesinde en büyük teminat, kadı'nın vicdanı idi. Bugün de öyledir. Fakat kadı'da vicdan yoksa ne olacaktır? Buna karşı bir takım baskı tedbirleri alınmıştır. Haksız hükmeden bir kadı, gerek münferit ve şahsî, gerekse o kazânın halkının topluca müracaatı ile şikâyet edilebilmekte ve bu gibi şikâyetleri hükümet, mutlaka değerlendirmekte, bazen müfettişler göndermektedir. Haksız hükmettiği, hele rüşvetle hüküm verdiği anlaşılan bir kadı'nın istikbali mahvolmaktadır.
Şahsın veya halkın müracaatı, bölgenin en büyük âmiri ve hükümetin temsilcisi olan sancak beyine ve daha çok beylerbeyine yapılabilmektedir. Şahıs veya halk bu şikâyeti isterse, sancak beyine, beylerbeyine veya herhangi bir kişiye danışmaksızın doğrudan doğruya Divân'a da yapabilmektedir. Divân'a şikayette bulunmanın hiçbir prosedürü yoktur. Bir kağıt yazıp imzalamak kâfidir. Bu şikâyetler, yüzde doksan nispetinde mutlaka tahkik edilmektedir. Padişaha müracaat yolu da açıktır.
Kadı, belirli bir suçu olmadıkça azlolunamaz, ancak daha yüksek bir kazâya tâyin edilmek üzere bulunduğu kazâdan alınabilirdi. Ticaret yapması yasaktı. Borç alıp veremez, hediye kabul edemez, umumî ziyaretlerde bulunamazdı. Kadı, halife olan Padişahın vekili olarak, onun adına adalet tevzî ettiği için, kendini sadrazama tâbî, onun emrinde saymazdı. Sadrazam, kadı'nın kazâya, adalete ait işlerine, hüküm veriş şekline karışmazdı. Kadılar gerektiği durumlarda, Padişahları dahi mahkeme çağırmak ve yargılamak yetkisine de sahipti.
Osmanlı düzeninde kadı, kazâsının belediye başkanıydı ve belediye başkanı olarak salahiyetleri çok genişti. Zira aynı zamanda, kazâ kaymakamıdır. Bu suretle imparatorluğun bütün ilçelerine, ilmiyye sınıfından kadılar hâkimdir ve devleti onlar temsil etmektedirler.
Beledî işlerde kadıya, kedhudâlar yardımcı olmaktadır. Bunlar, esnaf teşekküllerinin seçimle işbaşına gelmiş mümessilleridir. Ve klasik Osmanlı düzeninde nüfuzları çok fazladır. Beledî düzen, bilhassa bunlar tarafından sağlanmakta ve kadıya az iş düşmektedir. Fakat kadı, kaymakam ve belediye başkanı sıfatlarıyla, esnafı, fiyat ve temizlik bakımından ve istediği başka bakımlardan, teftiş edebilmekte ve hemen teftişi sırasında o anda istediği cezayı kesebilmektedir.
Zabıta, tamamen kadı'nın emrindedir. Her kasaba ve şehirde, askerî yetkilerle donatılmış subaşı ve onun emrinde asesbaşı ve asesler vardır. Bunlar güvenlikten ve asayişten sorumlu polislerdir; fakat asker sınıfından sayılmaktadırlar.
alıntı.
Her şeyden evvel adaleti düşünmeliyiz.
Hangi açıdan?
Objektif açıdan, âfâkî açıdan.
Bütün Avrupa'da, Osmanlı'ya verilen değer neden o kadar üst seviyedeydi?
Çünkü Osmanlı kadıları, adaletin ateşten bir gömlek olduğunu en iyi idrak eden insanlardı. Onların gözünde, Allahû Tealâ'nın karşısında, adalet açısından herkes eşitti. Eğer bir padişah, bir kral, halktan herhangi bir kişinin hakkını haleldâr etmişse; o hakkı, hakkın sahibine iade etmek, kadıların temel göreviydi, hiç şaşmazdı bu.
Oysa ki Avrupa'da, asillerle halk arasında bir uçurum vardı. Eğer bir asil yolda giderken kazara, halktan birini atıyla çiğnemişse, onun hesabını kimseye vermezdi. Vermeye gerek görmezdi. O asildi, ötekiler de halktı. Osmanlı'da da asiller vardı; beyler, beylerbeyleri... Bunlar asaletin temsilcileriydi. Ama adalete geldiği zaman konu, beylerle, beylerbeyleriyle, padişahla halk arasında en ufak bir farklılık gözetilmezdi. İşte adalet bu demektir.
Her toplumda ileri gelenler vardır ve halk vardır. Bu ileri gelenler, her yerde kendilerine mevki edinirler, bir şeylerin sahipleridir; zengindirler, çevre yapmışlardır. Bütün ileri gelenler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler ve ötekiler halktır. Adalet dağıtanlar, bu şehrin ileri gelenleri tarafındandır ve adalet hep tek taraflı olarak dağıtılır.
İşte, böyle bir Orta Avrupa, Ortaçağ Avrupası'nda Osmanlı, adaletin bütün standartlarında tam dağıtıldığı, müstesna bir ülke oluyor. Allahû Tealâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de söylediği gibi kıst'ı, adalet müessesesini, Osmanlı tam olarak tanzim ediyor . Tatbik ediyor, %100 yerli yerine oturtuyor. Osmanlı kadısı, hiç kimsenin hakkının, çiğnenmesine müsade etmiyor. Bu hakkı çiğneyen kişi padişahta olsa bu durum değişmiyor.
İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum:
Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:
"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."
Biliyorsunuz, her arazinin bir rayiç bedeli vardır. Yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği, aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Bir alt hududu , bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor. Ama Rum vermemekte ısrarlı. Bir Hristiyan olduğu için caminin kurulmasına gönlü razı olmuyor.
Fatih Sultan Mehmed ise "O kadar para verdiğim halde, bu adam arsayı vermiyor. Demek ki bunu, inadından yapıyor; nefsani ir davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani." diye düşünyor.
Ve sonuçta Rum'un arsasını alıyor , camiyi yaptırıyor.
Adam perişan. Sonra, diyorlar ki:
"Ya, bu kadar üzüntünün sebebi ne?"
"İşte, yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan padişah; daha ötesi yok. Onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre. Her şey bitti!" diyor.
Diyorlar ki:
"Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır."
"Yani? Ne demek istiyorsunuz?" diyor.(Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.)"
Diyorlar ki:
"Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın, Padişah da olsa, o hesabı görür."
Adamcağız hiç inanamıyor böyle bir şeye; ama diyor hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim.
Ve kadıya müracaat ediyor.
Adamın gözleri hayretten açılıyor; Fatih Sultan Mehmet mahkemeye geliyor. Padişah ayakta, kadı efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmed, adamın arsasını zorla iktisab etmektan suçlu bulunuyor ve elinin kesilmesi kararı alınıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek; ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer.
Bu kanuna göre teklifte bulunuluyor.
Deniyor ki:
"Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan, o ödemese bile (Padişah ödemese bile) onu sana beytülmal öder. Razı mısın?"
Rum: "Şey..." Bir Padişaha bakıyor, inanamıyor, sonra: "Tabiî razıyım. Razı olmaz mıyım? O, Padişah. " diyor.
Fatih Sultan Mehmet diyor ki:
"Benden beytülmalın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim. Ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."
Ve kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor:
"Padişahım, şu ana kadar ben Allah'ı temsil ediyordum. Ben oturuyordum, siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz, mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, size tâbî olan, sizin imparatorluğunuzun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer." diyor.
Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra Padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.
Bu size neyi anlatıyor?
Adalet müessesesini anlatıyor. Osmanlı'nın adaletini anlatıyor. Adamlar, o güne kadar bir asille, bir halktan birisi mahkeme edilecek de, mahkeme halktan birisine hakkını verecek. Asırlar boyunca böyle bir şey görülmemiş Ortaçağda Avrupa'da. Böyle bir şey yok. İlk defa Osmanlı götürüyor adaleti. İnsanlar arasında, Kur'ân-ı Kerîm'e göre fark olmadığını orada ispat ediyorlar insanlara (İslâm'ın ne olduğunu.)
İşte bu adalet müessesesidir ki, yüz binlerce insanı Osmanlı'ya teslim etmiş.
KADI VE MAHKEME
Muhâkeme, mutlak şekilde umuma açık, alenidir. Bu bir prensiptir. Kadı, önüne getirilen bütün hukukî mevzuları bildiği iddiasında değildir. Bu da diğer bir prensiptir. Onun için kadı, göreceği dâvânın konusunu en iyi bilen bir veya birkaç ehl-i vukufu (bilir kişi) yanında bulundurmaktadır. Onların söyleyecekleri ile kayıtlı değildir, hüküm kendisine aittir. Fakat onlara danışmaktadır. Ayrıca ehl-i vukufun mütâleaları, hâkimin kararına ekli olarak adlî sicile geçirilmektedir. Bu ehl-i vukuf heyeti ile aynı zamanda, kadı'nın kararı, bir kat daha teminat altına alınmaktadır.
Kadı'nın doğru hükmetmesinde en büyük teminat, kadı'nın vicdanı idi. Bugün de öyledir. Fakat kadı'da vicdan yoksa ne olacaktır? Buna karşı bir takım baskı tedbirleri alınmıştır. Haksız hükmeden bir kadı, gerek münferit ve şahsî, gerekse o kazânın halkının topluca müracaatı ile şikâyet edilebilmekte ve bu gibi şikâyetleri hükümet, mutlaka değerlendirmekte, bazen müfettişler göndermektedir. Haksız hükmettiği, hele rüşvetle hüküm verdiği anlaşılan bir kadı'nın istikbali mahvolmaktadır.
Şahsın veya halkın müracaatı, bölgenin en büyük âmiri ve hükümetin temsilcisi olan sancak beyine ve daha çok beylerbeyine yapılabilmektedir. Şahıs veya halk bu şikâyeti isterse, sancak beyine, beylerbeyine veya herhangi bir kişiye danışmaksızın doğrudan doğruya Divân'a da yapabilmektedir. Divân'a şikayette bulunmanın hiçbir prosedürü yoktur. Bir kağıt yazıp imzalamak kâfidir. Bu şikâyetler, yüzde doksan nispetinde mutlaka tahkik edilmektedir. Padişaha müracaat yolu da açıktır.
Kadı, belirli bir suçu olmadıkça azlolunamaz, ancak daha yüksek bir kazâya tâyin edilmek üzere bulunduğu kazâdan alınabilirdi. Ticaret yapması yasaktı. Borç alıp veremez, hediye kabul edemez, umumî ziyaretlerde bulunamazdı. Kadı, halife olan Padişahın vekili olarak, onun adına adalet tevzî ettiği için, kendini sadrazama tâbî, onun emrinde saymazdı. Sadrazam, kadı'nın kazâya, adalete ait işlerine, hüküm veriş şekline karışmazdı. Kadılar gerektiği durumlarda, Padişahları dahi mahkeme çağırmak ve yargılamak yetkisine de sahipti.
Osmanlı düzeninde kadı, kazâsının belediye başkanıydı ve belediye başkanı olarak salahiyetleri çok genişti. Zira aynı zamanda, kazâ kaymakamıdır. Bu suretle imparatorluğun bütün ilçelerine, ilmiyye sınıfından kadılar hâkimdir ve devleti onlar temsil etmektedirler.
Beledî işlerde kadıya, kedhudâlar yardımcı olmaktadır. Bunlar, esnaf teşekküllerinin seçimle işbaşına gelmiş mümessilleridir. Ve klasik Osmanlı düzeninde nüfuzları çok fazladır. Beledî düzen, bilhassa bunlar tarafından sağlanmakta ve kadıya az iş düşmektedir. Fakat kadı, kaymakam ve belediye başkanı sıfatlarıyla, esnafı, fiyat ve temizlik bakımından ve istediği başka bakımlardan, teftiş edebilmekte ve hemen teftişi sırasında o anda istediği cezayı kesebilmektedir.
Zabıta, tamamen kadı'nın emrindedir. Her kasaba ve şehirde, askerî yetkilerle donatılmış subaşı ve onun emrinde asesbaşı ve asesler vardır. Bunlar güvenlikten ve asayişten sorumlu polislerdir; fakat asker sınıfından sayılmaktadırlar.
alıntı.
Labels:
adalet,
geri avrupa,
kadı,
mahkeme,
osmanlı adaleti,
Osmanlıda Adalet,
padişah eşleri,
zabıta
SELİMİYE CAMİİ
Osmanlı hükümdarı II. Selim tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Selimiye Camii, Edirne şehrinin en yüksek noktası olan Kavak Meydanı denilen alanda, Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı Baltacılar Koğuşu'nun kalıntıları üzerine yapılmıştır. Yapımına 1569'da başlanmış ve 1575'de tamamlanmıştır. Osmanlı-Türk sanatının en muhteşem eseridir. Mimar Sinan, Selimiye için "ustalığımın eseri" demiştir. Açık havalarda Rodop Dağları'ndan ve Uzunköprü'nün Süleymaniye Köyü'nden görülebilmektedir.
O sıralarda Ayasofya'nın kubbesini aşacak büyüklükte bir kubbe yapılamayacağına inanılıyordu. Fakat Mimar Sinan, Selimiye'de daha önceki hiç bir camide, Ayasofya ve Bizans eserinde ve antik çağ mabetlerinde görülmemiş bir teknik kullanmış ve uyguladığı bu teknikle kubbeyi, çevresindeki dayanak yapacak yarım kubbeler olmadan 8 kalın sütunun üzerine oturtmuştur. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe her zaman kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmekteydi. Selimiye'nin kubbesi ise, 8 filayağına dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Kasnak, filayaklarına kemerlerle bağlıdır. Kubbenin çapı 33,28 metre, yüksekliği de 15,86 metredir. Yerden yüksekliği ise 43 metreyi bulmaktadır. Bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.
Selimiye'nin herbiri 70,89 metre yüksekliğinde, kalem gibi incecik 4 min****i vardır. Minareler üçer şerefelidir. İki min****inde şerefelerin üçüne giden yol ayrıdır. Bu minarelerden aynı anda üç şerefeye de birbirini görmeden üç kişi çıkabilir. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin oymaları ise kabarıktır. Minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi gösteren bir görünüş güzelliği sağlar. Diğer camilerde ise minareler açığa yapılmış ve yapı genişlemiştir.
Caminin mimarisinde olduğu kadar, mermer, çini ve hat işçiliklerinde de kusursuzluğa varılmıştır. Yapının içi İznik çinileriyle süslüdür. Büyük kubbenin tam altındaki Hünkar mahfili, 12 mermer sütunlu ve 2 metre yüksekliktedir. Çinilerin bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında, Rus generali Skobelef tarafından sökülerek Moskova'ya götürülmüştür.
Yabancı bir mimarın, "Bu kul yapısı değil, gökten inme bir ilahi mabet" şeklinde yorumladığı Selimiye Camii'nin içinde yer alan hatları Karahisarlı Ahmet'in yanında yetişmiş olan Molla Hasan Bin Karahisari yazmıştır.
Yapının, kuzeye, güneye ve avluya açılan 3 kapısı vardır. İç avlu, revaklar ve kubbelerle süslüdür. Avlunun ortasında mermerden özenle işlenmiş bir şadırvan vardır. Dış avluda ise Sıbyan Mektebi, Darül Kurra, Darül Hadis, medrese, imaret bulunmaktadır. Sıbyan Mektebi günümüzde Çocuk Kütüphanesi, medrese ise müze olarak kullanılmaktadır.
alıntı.
Labels:
ayasofya,
camii,
ibadethane,
II Selim,
mimari sanatlar,
SELİMİYE CAMİİ
Kervansaraylar
Kervanların ticâret yolları üzerindeki konak yerleri. Devlet veya hayırsever kişiler tarafından kurulan bu muhkem binâlarda kervan ihtiyaçları ücretsiz karşılanırdı. Bunlar, bir şehir içinde olurlarsa, "han" adını alırdı.
İslâmiyetin yayılış dönemlerinde askerî maksatla ve sınır emniyetini korumak için kurulan ribatlar, sonraki devirlerde ticârî maksatla kullanıldı ve bu binâlara, kervansaray adı verildi. Türklerin Müslüman olmasından sonra, genişleyen İslâm toprakları üzerinde ortaya çıkan kervansaraylar, Selçuklular zamânında en gelişmiş şeklini aldı. Anadolu’da bulunan çeşitli ticâret yolları üzerinde yüze yakın kervansaray yapıldı.
Uzaktan bakılınca bir kale gibi görünen; içlerine girildiği zaman kervan kâfilelerinin her türlü ihtiyâçlarını karşılayacak bir teşkilâta sâhib olan bu binâlar, Selçuklu sultanları ve yüksek devlet görevlileri tarafından büyük ticâret yolları üzerinde her menzil için, yâni 30-40 kilometrelik mesâfede bir yaptırılmışlardı. Müslüman doğu ve Hıristiyan batı ülkeleri arasında bir köprü vazîfesini gören Anadolu toprakları üzerine, İkinci Kılıç Arslan, Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, Birinci İzzeddîn Keykâvus ve Birinci Alâeddîn Keykubâd gibi iktisâdî ve ticârî hayâtın önemini bilen Selçuklu sultanları; Antalya ve Sinop gibi giriş ve çıkış limanlarıyla önemli ticâret merkezlerini birbirine bağlayan ticâret yolları üzerinde büyük kervansaraylar kurdular. Bu merkezlere yerleştirdikleri tüccârlara her türlü yardımda bulundular. Anadolu’ya gelen yabancı tüccârlara da büyük kolaylıklar gösterdiler. Yollarda herhangi bir şekilde zarar gören, soyguna uğrayan ve malları denizde batan tüccârların zararlarını devlet hazînesinden tazmin ederek, bir nevî devlet sigortası kurduları. Antalya ve Alâiyye (Alanya)den başlayıp Isparta, Konya, Aksaray, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum gibi büyük merkezlerden geçerek İran ve Türkistan’a ulaşan doğu-batı istikâmetindeki yol üzerinde; Konya-Akşehir istikâmetinden İstanbul’a ve Batı Anadolu vâdilerine ulaşan yol üzerinde; Konya, Ankara, Çankırı, Kastamonu, Durağan, Sinop istikâmetindeki ve Sivas, Tokat, Amasya, Merzifon, Samsun hattıyla Sinop’a ulaşan güney-kuzey ve Elbistan, Malatya, Diyarbakır üzerinden Irak’a giden yollar üzerinde pekçok kervansaray yaptırdılar.
Selçuklular zamânında Anadolu’da kurulan yol güzergâhları, Osmanlılar zamânında değişti. Bunun sonucu olarak bâzı yerler ticârî merkez olma durumunu kaybettiler.
Zâten Ümit Burnu yolunun bulunması ile Hindistan’a ulaşan ticâret yolunun ağırlık merkezi de Atlas Okyanusuna kaymıştı. Anadolu’da ticâretin önemini kaybetmesi üzerine, Selçuklular zamânındaki kervan yolları da ıssızlaştı. Meselâ Osmanlı Devletine başşehir olan İstanbul’u, Sûriye ve Irak’a bağlayan yol, Konya-Adana istikâmetini tâkib ettiği için, Antalya’dan Sivas’a veya Elbistan’dan Kayseri ve Sivas’a giden yollar, bu şehirleri birbirine bağlayan tâli yol durumuna düştü. Bu yollar üzerinde bulunan kervansaraylar da ister istemez eski önemini kaybetti. Fakat yeni yol güzergâhlarının ortaya çıkması üzerine Osmanlılar da, kervansaray yapımına devâm ettiler. İstanbul’u, Sûriye üzerinden Mekke ve Medîne’ye bağlayan yol üzerinde hac farîzasını îfâ etmek için giden hacıların her türlü ihtiyâçlarını karşılamak üzere kervansaraylar kurdular.
Zengin ticârî malları taşıyan kervanlar için hudut civârında düşman çapulcularından, içeride göçebe ve eşkıyâ baskınlarından koruyacak emniyetli konak yerleri sağlamak ve yolcuların kondukları ve geceledikleri yerlerde her türlü ihtiyâçlarını temin etmek maksadıyla kurulan kervansaraylarda; yatakhâne ve aşhâneler, erzak ambarları, ticârî eşyâ depoları, yolcuların hayvanları için ahırlar, samanlıklar, yolcuların namaz kılmaları için mescidler, kütüphâneler, misâfirlerin yıkanması için hamamlar, abdest almaları için şadırvanlar, tedâvîleri için hastahâne ve eczâhâneler, ayakkabılarının tâmiri ve fakir yolculara yenisinin yapılması için ayakkabıcılar, hayvanları nallamak için nalbantlar, bu teşkilât ve tesisleri idâre edecek, gelir ve gider hesaplarını yapacak dîvân (büro) ve memurları vardı.
Umûmiyetle Selçuklu sultanları ve devlet adamları tarafından yaptırılan bu muazzam kervansarayların hepsi vakıftı. Maddî büyüklükleri ve teşkilâtları nisbetinde zengin gelir kaynaklarına da sâhiptiler.
Bu sûretle kervansaraylara inen ve konaklayan tüccar ve her türlü yolcu, zengin fakir; Müslüman gayri müslim kim olursa olsun, orada her türlü ihtiyâcını ücretsiz olarak görebilirdi.
Kervansaraylarda hasta yolcular, sıhhat buluncaya kadar tedâvi edilir, hayvanlarının tedâvisi de baytar (veteriner) tarafından yapılır ve tedâvi masrafları vakıf tarafından karşılanırdı. Fakir hastalar, öldüğü takdirde kefen masrafları da vakıf gelirlerinden ödenirdi.
Büyük ve muhkem binâlar olan kervansaraylarda akşam olunca kapılar sıkıca kapatılır, vazifeliler tarafından kandiller yakılırdı. Kapı kapandıktan sonra hiç kimse dışarıya çıkarılmaz, fakat dışarıdan gelenler içeriye alınırdı. Şafak atınca davullar çalınır, herkes uyandıktan sonra hancılar; "Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, elbiseleriniz ve atınız tamam mı!" diye sorarlar, herkes; "Tamamdır. Allahü teâlâ hayır sâhibine rahmet eylesin." diyerek kervansarayı vakf edene duâ ederlerdi. Herkes gerekli yol hazırlıklarını yaptıktan sonra kapılar açılır, misâfirlere; "Gâfil gitmeyin, herkesi arkadaş etmeyin, yürüyün, Allah âsân (kolay) getire." diye duâ ve nasîhatte bulunduktan sonra kervanlar uğurlanırdı.
Sulh zamânında ticârî maksatlar için kullanılan kervansaraylar, harb zamânında o belde ahâlisinin düşman hücûmundan korunmak için sığındığı veya sefer esnâsında ordunun konakladığı müstahkem yer olarak da kullanılırdı. Bilhassa hudut boylarına yakın kervansaraylar, hudut kalesi vazifesini görürdü. Aksaray yakınındaki Sultan Hanı, 20.000 askerle kuşatan bir Moğol komutanına iki ay dayanacak ve alınamayacak ölçüde muhkem idi.
İslâm dîninin misâfirperverliğe ve hayırseverliğe verdiği ehemmiyet sonucu, ortaya çıkan kervansarayların bir benzeri, ortaçağ Avrupasında olmadığı gibi, düşüncesi bile mevcut değildi. İslam tarihinin önceki devirlerinde olduğu gibi, Osmanlılarda da bu güzel ve faydalı eserler uzun bir zaman halkın hizmetinde kullanıldılar.
İslâmiyetin yayılış dönemlerinde askerî maksatla ve sınır emniyetini korumak için kurulan ribatlar, sonraki devirlerde ticârî maksatla kullanıldı ve bu binâlara, kervansaray adı verildi. Türklerin Müslüman olmasından sonra, genişleyen İslâm toprakları üzerinde ortaya çıkan kervansaraylar, Selçuklular zamânında en gelişmiş şeklini aldı. Anadolu’da bulunan çeşitli ticâret yolları üzerinde yüze yakın kervansaray yapıldı.
Uzaktan bakılınca bir kale gibi görünen; içlerine girildiği zaman kervan kâfilelerinin her türlü ihtiyâçlarını karşılayacak bir teşkilâta sâhib olan bu binâlar, Selçuklu sultanları ve yüksek devlet görevlileri tarafından büyük ticâret yolları üzerinde her menzil için, yâni 30-40 kilometrelik mesâfede bir yaptırılmışlardı. Müslüman doğu ve Hıristiyan batı ülkeleri arasında bir köprü vazîfesini gören Anadolu toprakları üzerine, İkinci Kılıç Arslan, Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, Birinci İzzeddîn Keykâvus ve Birinci Alâeddîn Keykubâd gibi iktisâdî ve ticârî hayâtın önemini bilen Selçuklu sultanları; Antalya ve Sinop gibi giriş ve çıkış limanlarıyla önemli ticâret merkezlerini birbirine bağlayan ticâret yolları üzerinde büyük kervansaraylar kurdular. Bu merkezlere yerleştirdikleri tüccârlara her türlü yardımda bulundular. Anadolu’ya gelen yabancı tüccârlara da büyük kolaylıklar gösterdiler. Yollarda herhangi bir şekilde zarar gören, soyguna uğrayan ve malları denizde batan tüccârların zararlarını devlet hazînesinden tazmin ederek, bir nevî devlet sigortası kurduları. Antalya ve Alâiyye (Alanya)den başlayıp Isparta, Konya, Aksaray, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum gibi büyük merkezlerden geçerek İran ve Türkistan’a ulaşan doğu-batı istikâmetindeki yol üzerinde; Konya-Akşehir istikâmetinden İstanbul’a ve Batı Anadolu vâdilerine ulaşan yol üzerinde; Konya, Ankara, Çankırı, Kastamonu, Durağan, Sinop istikâmetindeki ve Sivas, Tokat, Amasya, Merzifon, Samsun hattıyla Sinop’a ulaşan güney-kuzey ve Elbistan, Malatya, Diyarbakır üzerinden Irak’a giden yollar üzerinde pekçok kervansaray yaptırdılar.
Selçuklular zamânında Anadolu’da kurulan yol güzergâhları, Osmanlılar zamânında değişti. Bunun sonucu olarak bâzı yerler ticârî merkez olma durumunu kaybettiler.
Zâten Ümit Burnu yolunun bulunması ile Hindistan’a ulaşan ticâret yolunun ağırlık merkezi de Atlas Okyanusuna kaymıştı. Anadolu’da ticâretin önemini kaybetmesi üzerine, Selçuklular zamânındaki kervan yolları da ıssızlaştı. Meselâ Osmanlı Devletine başşehir olan İstanbul’u, Sûriye ve Irak’a bağlayan yol, Konya-Adana istikâmetini tâkib ettiği için, Antalya’dan Sivas’a veya Elbistan’dan Kayseri ve Sivas’a giden yollar, bu şehirleri birbirine bağlayan tâli yol durumuna düştü. Bu yollar üzerinde bulunan kervansaraylar da ister istemez eski önemini kaybetti. Fakat yeni yol güzergâhlarının ortaya çıkması üzerine Osmanlılar da, kervansaray yapımına devâm ettiler. İstanbul’u, Sûriye üzerinden Mekke ve Medîne’ye bağlayan yol üzerinde hac farîzasını îfâ etmek için giden hacıların her türlü ihtiyâçlarını karşılamak üzere kervansaraylar kurdular.
Zengin ticârî malları taşıyan kervanlar için hudut civârında düşman çapulcularından, içeride göçebe ve eşkıyâ baskınlarından koruyacak emniyetli konak yerleri sağlamak ve yolcuların kondukları ve geceledikleri yerlerde her türlü ihtiyâçlarını temin etmek maksadıyla kurulan kervansaraylarda; yatakhâne ve aşhâneler, erzak ambarları, ticârî eşyâ depoları, yolcuların hayvanları için ahırlar, samanlıklar, yolcuların namaz kılmaları için mescidler, kütüphâneler, misâfirlerin yıkanması için hamamlar, abdest almaları için şadırvanlar, tedâvîleri için hastahâne ve eczâhâneler, ayakkabılarının tâmiri ve fakir yolculara yenisinin yapılması için ayakkabıcılar, hayvanları nallamak için nalbantlar, bu teşkilât ve tesisleri idâre edecek, gelir ve gider hesaplarını yapacak dîvân (büro) ve memurları vardı.
Umûmiyetle Selçuklu sultanları ve devlet adamları tarafından yaptırılan bu muazzam kervansarayların hepsi vakıftı. Maddî büyüklükleri ve teşkilâtları nisbetinde zengin gelir kaynaklarına da sâhiptiler.
Bu sûretle kervansaraylara inen ve konaklayan tüccar ve her türlü yolcu, zengin fakir; Müslüman gayri müslim kim olursa olsun, orada her türlü ihtiyâcını ücretsiz olarak görebilirdi.
Kervansaraylarda hasta yolcular, sıhhat buluncaya kadar tedâvi edilir, hayvanlarının tedâvisi de baytar (veteriner) tarafından yapılır ve tedâvi masrafları vakıf tarafından karşılanırdı. Fakir hastalar, öldüğü takdirde kefen masrafları da vakıf gelirlerinden ödenirdi.
Büyük ve muhkem binâlar olan kervansaraylarda akşam olunca kapılar sıkıca kapatılır, vazifeliler tarafından kandiller yakılırdı. Kapı kapandıktan sonra hiç kimse dışarıya çıkarılmaz, fakat dışarıdan gelenler içeriye alınırdı. Şafak atınca davullar çalınır, herkes uyandıktan sonra hancılar; "Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, elbiseleriniz ve atınız tamam mı!" diye sorarlar, herkes; "Tamamdır. Allahü teâlâ hayır sâhibine rahmet eylesin." diyerek kervansarayı vakf edene duâ ederlerdi. Herkes gerekli yol hazırlıklarını yaptıktan sonra kapılar açılır, misâfirlere; "Gâfil gitmeyin, herkesi arkadaş etmeyin, yürüyün, Allah âsân (kolay) getire." diye duâ ve nasîhatte bulunduktan sonra kervanlar uğurlanırdı.
Sulh zamânında ticârî maksatlar için kullanılan kervansaraylar, harb zamânında o belde ahâlisinin düşman hücûmundan korunmak için sığındığı veya sefer esnâsında ordunun konakladığı müstahkem yer olarak da kullanılırdı. Bilhassa hudut boylarına yakın kervansaraylar, hudut kalesi vazifesini görürdü. Aksaray yakınındaki Sultan Hanı, 20.000 askerle kuşatan bir Moğol komutanına iki ay dayanacak ve alınamayacak ölçüde muhkem idi.
İslâm dîninin misâfirperverliğe ve hayırseverliğe verdiği ehemmiyet sonucu, ortaya çıkan kervansarayların bir benzeri, ortaçağ Avrupasında olmadığı gibi, düşüncesi bile mevcut değildi. İslam tarihinin önceki devirlerinde olduğu gibi, Osmanlılarda da bu güzel ve faydalı eserler uzun bir zaman halkın hizmetinde kullanıldılar.
Labels:
islam dini,
kervanlar,
kervansaraylar,
misafirperverlik,
selçuklular
Osmanlı'nın Denizlerdeki Gucu
Prof. Dr. İdris Bostan’ın 25 yıllık bir çabaya dayanan araştırmaları, açık ve kesin bir biçimde ortaya koyuyor ki, Türkler asla sırtlarını denize dönmemişler ve Osmanlı denizciliğinin boyutlarını uluslararası bir düzeye taşımışlardır.
Erhan Afyoncu, İdris Bostan ile konuştu ve Popüler Tarih için, Bostan’ın şu sıralar piyasaya çıkan kitabının can alıcı noktalarını öne çıkardı...
Tarih boyunca, Türklerin hep denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bunun nedeni, denizcilik tarihimizle ilgili fazla araştırma yapılmamış olmasıdır.
Osmanlı denizciliği konusunda 25 yıldır arşivlerde araştırmalar yapan ve bu alanda, dünyadaki birkaç uzmandan biri olan Prof. Dr. İdris Bostan’ın Nisan 2005’te Bilge Yayınları arasında çıkan ‘Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri’ isimli yapıtı, denizciliğimize nasıl da haksızlık ettiğimizi, bilgi ve belgelerle ortaya koyuyor.
Prof. Dr. İdris Bostan, araştırmalarına dayanarak, Osmanlıların Akdeniz’deki bütün gelişmeleri takip ettiklerini ve en büyük gemileri inşa etmekte hiç de zorlanmadıklarını ortaya koyuyor.
İdris Bostan’ın da altını çizdiği gibi, 1571 İnebahtı, 1770 Çeşme ve 1827 Navarin deniz muharebelerinde, Osmanlı donanmasının tamamının imha olduğu mağlubiyetlerden sonra bile, çok kısa sürelerde eskisinden geri kalmayacak yeni donanmaların inşa edilmesi, Osmanlı denizciliğinin gücünü gösteriyor.
Osmanlı denizciliği konusundaki yüzlerce desen, resim, gravür ve minyatürle bezenmiş ‘Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri’ adlı yapıtıyla denizciliğimize farklı bir bakış açısı getiren Prof. Dr. İdris Bostan, kitabının Önsöz’ünde şu çok çarpıcı satırlara yer veriyor:“İmparatorluğun son dönemlerine kadar, gemi inşa sanayiini kendi imkânları ile yürütmeyi başaran Osmanlıların, çağdaşı devletlerin hiçbirinde görülmeyen bu üstünlüğü bile henüz yeterince incelenmemiştir.”
Bu tespitin sahibi Prof. Dr. İdris Bostan ile, Türklerin dünya denizlerindeki macerasını konuştuğumuzda, kendisine ilk sorumuz, “Türklerin tarih boyunca denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bu konuda neler söylersiniz?” şeklinde oldu.
İdris bostan’ın yanıtı ise şöyleydi:
“Türklerin denizlerle karşılaştığı ilk önemli dönem, Anadolu’yu yurt edindikleri ve özellikle Batı Anadolu’ya ulaştıkları 11. Yüzyıl’a kadar gitmektedir. Çaka Bey’in Ege’deki faaliyetleri bu sıralarda başlamıştır.
Selçukluların Sinop’ta ve bugüne intikal eden Alâiye, yani Alanya’da tersaneler kurmaları, Karadeniz ve Akdeniz’e yönelik faaliyetleri, Venedik ve Ceneviz’e verdikleri ahidnâmelerle sahillerdeki deniz ticaretini himayeleri altında tutmaları ve “emîrü’s-sevâhil, reisü’l-bahr” gibi denizcilik unvanları kullanmaları, denizlere olan ilgilerini göstermektedir.
Yine Anadolu Türklerinin, Karadeniz’e, kuzeyde bulunan denize, yön belirten ‘kara’ kelimesini kullanarak Karadeniz; batıda bulunan denize yani bugünkü Ege’ye ‘ak’ kelimesini kullanarak Akdeniz demeleri denizlere ilgilerinin bir başka ifadesidir.
Selçuklulardan sonra Menteşe, Aydınoğulları ve Karasi beylikleri gibi sahil beyliklerinin varlığı, Türklerin denizlere ilgisinin sürdüğünü göstermektedir.
Osmanlıların, bu gelişmeler üzerine bina ettikleri denizciliklerinin sınırlarını aşarak Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint denizlerine ulaşmaları, hiç de küçümsenmeyecek bir husustur.
Özellikle Akdeniz’de karşılaştığı İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa ve Malta gibi denizci devletlerden oluşan Müttefik Hıristiyan Güçleri’ne karşı tek başına mücadele edebilmesi ve Akdeniz’i de dünyanın en önemli devletlerarası ticaret merkezi haline getirmesi, dünya denizciliği bakımından da önem taşımaktadır.
Bu durum Osmanlı’yı; Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Basra Körfezi’nde Portekiz karşısında, sonraları da Hollanda ve İngiltere karşısında söz sahibi yapmıştır.
Neredeyse bütün Osmanlı sahillerinin tersane ve liman şehri haline gelmesi, bazı stratejik nehirlerde donanma bulundurulması ve tersaneler kurulması, Akdeniz’de Cezayir, Tunus, Trablusgarb, İskenderiye, Kıbrıs, Rodos, Sakız, Midilli ve İnebahtı’da; Kızıldeniz’de ise Süveyş, Cidde, Moha ve Aden’de; Basra Körfezi’nde de Basra gibi eyalet ve sancaklarını birer deniz üssü ve filosu olarak teşkil etmesi; Karadeniz’in tamamını yüzlerce yıl sadece iç ticarete açık tutması gibi hususlar dikkate alındığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı zamanda bir deniz imparatorluğu olduğu fikrini doğrular.”
İdris Bostan’a, “Osmanlı padişahları denizciliğin gelişmesi için neler yaptılar?” diye sorduğumuzda ise, şu yanıtı aldık:
“Osmanlı padişahları içinde, stratejik olarak denizlere ilgi gösteren ilk padişah Yıldırım Bayezid’dir. Gelibolu’yu bir deniz üssü olarak organize ettikten sonra, süratle kadırgalar inşa ettirmiş, Çanakkale Boğazı’ndan geçişi kontrol altına almıştır.
Fatih bu politikayı devam ettirerek Taşöz, Limni ve Midilli’yi almış ve Sakız’ı vergiye bağlamıştır. Donanmasındaki gemilerin sayısını artırarak süratle Karadeniz ve Akdeniz’e yönelmiş, Kuzey ve Güney Karadeniz kıyılarını ele geçirdikten sonra, Orta Akdeniz’e doğru ilerlemiş, Otranto’ya asker çıkarmış, Rodos’u kuşatmış ve denizlerde varlık gösteren ‘denizci gaziler’ bu dönemde görülmeye başlanmıştır.
II. Bayezid devri, imparatorluk donanmasının alt yapısının kurulduğu dönemdir. Bir taraftan tersaneler kurulup geliştirilmekte, diğer taraftan denizlerde düzenli devlet donanması yanında, gayr-ı nizâmî denizciler faaliyet göstermektedir. Bu döneme ‘deniz gazileri’ de dediğimiz gönüllü reisler damgasını vurmuştur.
“Hakanü’l-bahreyn” olan Kanunî’nin politikaları Osmanlı denizciliğinin boyutlarını uluslararası düzeye taşımıştır. Artık mücadele Orta ve Batı Akdeniz’de yaşanmaktadır. Osmanlı donanması İspanya’ya karşı Fransa’ya yardım için sefere çıkmaktadır...
Çok geçmeden Akdeniz’i aşarak Faslı korsanlarla Atlas Okyanusu’nda görülen ve özellikle Güney İngiltere’yi hedef alan ‘Garp Ocakları’ denizcileri bölgenin en etkin unsurları olmuşlardır.
Ayrıca, Uzakdoğu ve Hindistan’daki Müslüman devletlere Hind Denizi’nde yardım eli uzatan, ticarî ve dinî amaçlarla deniz güvenliğini sağlamakla sorumlu olan bir Osmanlı İmparatorluğu görülmektedir. 1538 tarihli ünlü Bender kitabesinde belirtildiği gibi Kanunî, “gemiler yürüden Bahr-i Frenk u Mağrib ve Hinde” bir sultandır artık.”
Daha sonraları da, Fernand Braudel’in de belirttiği gibi, “16. Yüzyıl sonlarından itibaren, Akdeniz’de büyük devlet donanmaları merkezî üslerine çekilmiş, büyük deniz savaşları veya fetihler söz konusu olmamıştır” denebilir...
Şimdi biraz da kitabı tanıtalım:Prof. Dr. İdris Bostan’ın kitabının ‘Osmanlı Deniz İmparatorluğu’ başlıklı birinci bölümünde, denizlerle tanışmamızı, Osmanlı-Venedik rekabetini, beylikten imparatorluğa gelişen Osmanlı denizciliğini, ‘deniz gazileri’ diye anılan Türk korsanlarını, Dârü’s-Sınâ’a denilen Tersâne-i Âmire’yi, hakanü’l-bahreyn, yani denizlerin hakanı Kanunî Sultan Süleyman’ın Osmanlı denizciliğine katkılarını, Barbaros Hayreddin Paşa’yı, Preveze Deniz Muharebesi’ni, Malta Kuşatması’nı, Türk denizciliğinin büyük başarısı olan Kıbrıs’ın fethini, İnebahtı Deniz Muharebesi’ni anlatıyor.
Yapıtın ikinci bölümünde ‘Kadırgadan Kalyona’ başlığı altında, 17. Yüzyıl’ın ikinci yarısında Osmanlı gemi teknolojisinin gelişimi, 24 yıl süren Girit Seferi’nin Osmanlı gemi teknolojisine tesirlerini, kalyonun yükselişi, Mezemorta Hüseyin Paşa, 1770 Çeşme Muharebesi, Osmanlı Bahriyesi’nde modernleşme çabaları, Akdeniz’de Fransa’ya karşı Osmanlı-Rus-İngiliz ittifakı ve 1827 Navarin baskını ele alınıyor.
Kitabın en önemli bölümü olan üçüncü bölümde, Osmanlı donanmasındaki baştarda, kadırga, mavna, kalyata, firkate, pergandi, karamürsel, palaşkerme, şayka, şehtur, melekse, geç gemisi, celiyye, kancabaş, kırlangıç, üstüaçık, işkampoye, tonbaz, aktarma, çekeleve, çamlıca, çete kayığı gibi kürekli gemiler anlatılıyor. Dördüncü bölümde ise, göke, barça, ağribar, kalyon, bartun, karavele, firkateyn, kapak, korvet, brik, şalope, şehtiye, uskuna, kotra, pink, gulet gibi yelkenli gemiler ele alınıyor. Osmanlı donanmasında kullanılan gemiler, gemilerin özellikleri, nerelerde nasıl inşa edildikleri, kullanılan malzemeler, Osmanlı arşiv belgelerine ve kütüphanelerde bulunan gemi resim ve minyatürlerine dayanılarak anlatılıyor.
Populer Tarih Dergisi
Erhan Afyoncu, İdris Bostan ile konuştu ve Popüler Tarih için, Bostan’ın şu sıralar piyasaya çıkan kitabının can alıcı noktalarını öne çıkardı...
Tarih boyunca, Türklerin hep denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bunun nedeni, denizcilik tarihimizle ilgili fazla araştırma yapılmamış olmasıdır.
Osmanlı denizciliği konusunda 25 yıldır arşivlerde araştırmalar yapan ve bu alanda, dünyadaki birkaç uzmandan biri olan Prof. Dr. İdris Bostan’ın Nisan 2005’te Bilge Yayınları arasında çıkan ‘Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri’ isimli yapıtı, denizciliğimize nasıl da haksızlık ettiğimizi, bilgi ve belgelerle ortaya koyuyor.
Prof. Dr. İdris Bostan, araştırmalarına dayanarak, Osmanlıların Akdeniz’deki bütün gelişmeleri takip ettiklerini ve en büyük gemileri inşa etmekte hiç de zorlanmadıklarını ortaya koyuyor.
İdris Bostan’ın da altını çizdiği gibi, 1571 İnebahtı, 1770 Çeşme ve 1827 Navarin deniz muharebelerinde, Osmanlı donanmasının tamamının imha olduğu mağlubiyetlerden sonra bile, çok kısa sürelerde eskisinden geri kalmayacak yeni donanmaların inşa edilmesi, Osmanlı denizciliğinin gücünü gösteriyor.
Osmanlı denizciliği konusundaki yüzlerce desen, resim, gravür ve minyatürle bezenmiş ‘Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri’ adlı yapıtıyla denizciliğimize farklı bir bakış açısı getiren Prof. Dr. İdris Bostan, kitabının Önsöz’ünde şu çok çarpıcı satırlara yer veriyor:“İmparatorluğun son dönemlerine kadar, gemi inşa sanayiini kendi imkânları ile yürütmeyi başaran Osmanlıların, çağdaşı devletlerin hiçbirinde görülmeyen bu üstünlüğü bile henüz yeterince incelenmemiştir.”
Bu tespitin sahibi Prof. Dr. İdris Bostan ile, Türklerin dünya denizlerindeki macerasını konuştuğumuzda, kendisine ilk sorumuz, “Türklerin tarih boyunca denizlerden uzak kaldığı anlatılır. Bu konuda neler söylersiniz?” şeklinde oldu.
İdris bostan’ın yanıtı ise şöyleydi:
“Türklerin denizlerle karşılaştığı ilk önemli dönem, Anadolu’yu yurt edindikleri ve özellikle Batı Anadolu’ya ulaştıkları 11. Yüzyıl’a kadar gitmektedir. Çaka Bey’in Ege’deki faaliyetleri bu sıralarda başlamıştır.
Selçukluların Sinop’ta ve bugüne intikal eden Alâiye, yani Alanya’da tersaneler kurmaları, Karadeniz ve Akdeniz’e yönelik faaliyetleri, Venedik ve Ceneviz’e verdikleri ahidnâmelerle sahillerdeki deniz ticaretini himayeleri altında tutmaları ve “emîrü’s-sevâhil, reisü’l-bahr” gibi denizcilik unvanları kullanmaları, denizlere olan ilgilerini göstermektedir.
Yine Anadolu Türklerinin, Karadeniz’e, kuzeyde bulunan denize, yön belirten ‘kara’ kelimesini kullanarak Karadeniz; batıda bulunan denize yani bugünkü Ege’ye ‘ak’ kelimesini kullanarak Akdeniz demeleri denizlere ilgilerinin bir başka ifadesidir.
Selçuklulardan sonra Menteşe, Aydınoğulları ve Karasi beylikleri gibi sahil beyliklerinin varlığı, Türklerin denizlere ilgisinin sürdüğünü göstermektedir.
Osmanlıların, bu gelişmeler üzerine bina ettikleri denizciliklerinin sınırlarını aşarak Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint denizlerine ulaşmaları, hiç de küçümsenmeyecek bir husustur.
Özellikle Akdeniz’de karşılaştığı İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa ve Malta gibi denizci devletlerden oluşan Müttefik Hıristiyan Güçleri’ne karşı tek başına mücadele edebilmesi ve Akdeniz’i de dünyanın en önemli devletlerarası ticaret merkezi haline getirmesi, dünya denizciliği bakımından da önem taşımaktadır.
Bu durum Osmanlı’yı; Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Basra Körfezi’nde Portekiz karşısında, sonraları da Hollanda ve İngiltere karşısında söz sahibi yapmıştır.
Neredeyse bütün Osmanlı sahillerinin tersane ve liman şehri haline gelmesi, bazı stratejik nehirlerde donanma bulundurulması ve tersaneler kurulması, Akdeniz’de Cezayir, Tunus, Trablusgarb, İskenderiye, Kıbrıs, Rodos, Sakız, Midilli ve İnebahtı’da; Kızıldeniz’de ise Süveyş, Cidde, Moha ve Aden’de; Basra Körfezi’nde de Basra gibi eyalet ve sancaklarını birer deniz üssü ve filosu olarak teşkil etmesi; Karadeniz’in tamamını yüzlerce yıl sadece iç ticarete açık tutması gibi hususlar dikkate alındığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun aynı zamanda bir deniz imparatorluğu olduğu fikrini doğrular.”
İdris Bostan’a, “Osmanlı padişahları denizciliğin gelişmesi için neler yaptılar?” diye sorduğumuzda ise, şu yanıtı aldık:
“Osmanlı padişahları içinde, stratejik olarak denizlere ilgi gösteren ilk padişah Yıldırım Bayezid’dir. Gelibolu’yu bir deniz üssü olarak organize ettikten sonra, süratle kadırgalar inşa ettirmiş, Çanakkale Boğazı’ndan geçişi kontrol altına almıştır.
Fatih bu politikayı devam ettirerek Taşöz, Limni ve Midilli’yi almış ve Sakız’ı vergiye bağlamıştır. Donanmasındaki gemilerin sayısını artırarak süratle Karadeniz ve Akdeniz’e yönelmiş, Kuzey ve Güney Karadeniz kıyılarını ele geçirdikten sonra, Orta Akdeniz’e doğru ilerlemiş, Otranto’ya asker çıkarmış, Rodos’u kuşatmış ve denizlerde varlık gösteren ‘denizci gaziler’ bu dönemde görülmeye başlanmıştır.
II. Bayezid devri, imparatorluk donanmasının alt yapısının kurulduğu dönemdir. Bir taraftan tersaneler kurulup geliştirilmekte, diğer taraftan denizlerde düzenli devlet donanması yanında, gayr-ı nizâmî denizciler faaliyet göstermektedir. Bu döneme ‘deniz gazileri’ de dediğimiz gönüllü reisler damgasını vurmuştur.
“Hakanü’l-bahreyn” olan Kanunî’nin politikaları Osmanlı denizciliğinin boyutlarını uluslararası düzeye taşımıştır. Artık mücadele Orta ve Batı Akdeniz’de yaşanmaktadır. Osmanlı donanması İspanya’ya karşı Fransa’ya yardım için sefere çıkmaktadır...
Çok geçmeden Akdeniz’i aşarak Faslı korsanlarla Atlas Okyanusu’nda görülen ve özellikle Güney İngiltere’yi hedef alan ‘Garp Ocakları’ denizcileri bölgenin en etkin unsurları olmuşlardır.
Ayrıca, Uzakdoğu ve Hindistan’daki Müslüman devletlere Hind Denizi’nde yardım eli uzatan, ticarî ve dinî amaçlarla deniz güvenliğini sağlamakla sorumlu olan bir Osmanlı İmparatorluğu görülmektedir. 1538 tarihli ünlü Bender kitabesinde belirtildiği gibi Kanunî, “gemiler yürüden Bahr-i Frenk u Mağrib ve Hinde” bir sultandır artık.”
Daha sonraları da, Fernand Braudel’in de belirttiği gibi, “16. Yüzyıl sonlarından itibaren, Akdeniz’de büyük devlet donanmaları merkezî üslerine çekilmiş, büyük deniz savaşları veya fetihler söz konusu olmamıştır” denebilir...
Şimdi biraz da kitabı tanıtalım:Prof. Dr. İdris Bostan’ın kitabının ‘Osmanlı Deniz İmparatorluğu’ başlıklı birinci bölümünde, denizlerle tanışmamızı, Osmanlı-Venedik rekabetini, beylikten imparatorluğa gelişen Osmanlı denizciliğini, ‘deniz gazileri’ diye anılan Türk korsanlarını, Dârü’s-Sınâ’a denilen Tersâne-i Âmire’yi, hakanü’l-bahreyn, yani denizlerin hakanı Kanunî Sultan Süleyman’ın Osmanlı denizciliğine katkılarını, Barbaros Hayreddin Paşa’yı, Preveze Deniz Muharebesi’ni, Malta Kuşatması’nı, Türk denizciliğinin büyük başarısı olan Kıbrıs’ın fethini, İnebahtı Deniz Muharebesi’ni anlatıyor.
Yapıtın ikinci bölümünde ‘Kadırgadan Kalyona’ başlığı altında, 17. Yüzyıl’ın ikinci yarısında Osmanlı gemi teknolojisinin gelişimi, 24 yıl süren Girit Seferi’nin Osmanlı gemi teknolojisine tesirlerini, kalyonun yükselişi, Mezemorta Hüseyin Paşa, 1770 Çeşme Muharebesi, Osmanlı Bahriyesi’nde modernleşme çabaları, Akdeniz’de Fransa’ya karşı Osmanlı-Rus-İngiliz ittifakı ve 1827 Navarin baskını ele alınıyor.
Kitabın en önemli bölümü olan üçüncü bölümde, Osmanlı donanmasındaki baştarda, kadırga, mavna, kalyata, firkate, pergandi, karamürsel, palaşkerme, şayka, şehtur, melekse, geç gemisi, celiyye, kancabaş, kırlangıç, üstüaçık, işkampoye, tonbaz, aktarma, çekeleve, çamlıca, çete kayığı gibi kürekli gemiler anlatılıyor. Dördüncü bölümde ise, göke, barça, ağribar, kalyon, bartun, karavele, firkateyn, kapak, korvet, brik, şalope, şehtiye, uskuna, kotra, pink, gulet gibi yelkenli gemiler ele alınıyor. Osmanlı donanmasında kullanılan gemiler, gemilerin özellikleri, nerelerde nasıl inşa edildikleri, kullanılan malzemeler, Osmanlı arşiv belgelerine ve kütüphanelerde bulunan gemi resim ve minyatürlerine dayanılarak anlatılıyor.
Populer Tarih Dergisi
Osmanlılarda Ateşli Silahlar Sanayii
Osmanlılar XIV. asırda Avrupa'da kullanılmaya başlanan ateşli silahları kısa sürede tanıyarak kendi ülkelerine transfer ettiler. Osmanlılar Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481), ateşli silahlarda ve bilhassa topçulukta, dönemin en ileri teknolojisine sahip oldular. Osmanlı topçularının ileri derecedeki balistik bilgisi, ortadan ayrılabilen iki parça toplar, kuşatma ve sahra topları, havan topları, dört beş metre uzunluğunda, yüz kilodan ağır gülleler fırlatabilen ve yirmi tona yakın ağırlığı olan çok büyük çaplı toplar, zamanın tekniğine ve bilgisine oranla fevkalade sayılabilecek harika savaş araçlarıydı. Osmanlılar, basta İstanbul'daki Tophane-i Amire'de olmak üzere, belli başlı merkezlerde büyük çaplarda toplar dökerken, bir yandan da top götürmenin mümkün olmadığı yerlere, bakir ve tunç gibi top yapım malzemesini götürerek top döktüler. Osmanlıların uyguladığı bu sistem, Osmanlıların silah sanayiinde Avrupa'dan ileri seviyede olduğunu göstermektedir. Nitekim Fransa'nın, 1493 yılındaki İtalya Seferi'nde, engebeli arazi yüzünden toplarını nakletmede büyük güçlüklerle karşılaştığını ve harekatın geciktiğini, oysa Sultan II. Murad'ın bundan 43 sene önce Akçahisar Muhasarası'nda, Fatih'in ise, on beş sene önce İşkodra Muhasarası'nda toplarını kale önünde dökerek bu meselenin üstesinden kolayca gelindiğini görmekteyiz. Osmanlı topçuluğunun kısa zamanda bu derecede gelişmesinde basta padişahların (özellikle Fatih'in hem kendisinin bizzat ilgilenmesi ve hem de bu işle uğrasan kişileri yüksek ücretle himaye etmesi) ateşli silahların savaşlardaki önemini ve belirleyici gücünü oldukça erken dönemde kavramalarının büyük payı bulunmaktadır.
Diğer taraftan Osmanlıların bu hususta malî sıkıntılarının olmaması da, önemli faktörlerdendir. ilk dönem padişahlarının, devleti genişletme çabalarıyla geçen mücadelelerinde savaşmak zorunda oldukları Avrupa ve Balkanlar'daki mahallî senyörlerin ve hanedanların sığındığı kaleleri yıkmak ve ele geçirmek için daima muhasara harbi yapmak durumunda kalmaları sebebiyle, muhasara topları Fatih'in saltanatının sonuna kadar geçen zamanda, büyük önem kazanmış ve gelişme göstermiştir. Zaten, yükselme döneminde olan Osmanlılar, Hıristiyan milletlerin daima tazyik ve meydan okumaları karşısında silahlarını mütemadiyen geliştirmek, yenilemek ve düşmanın silahlarıyla dengelemek zorundaydılar. Ayrıca Osmanlıların Balkanlar'da ve kısmen de Anadolu'daki oldukça zengin maden yataklarına erken dönemlerde sahip olmaları ve bunun yanında iyi bir hazineye malik bulunmaları büyük bir avantaj idi. Sultanların bu imkanları zorlamaları, müspet yönde kanalize ederek iyi değerlendirmeleri, bu silahların kısa zamanda etkili bir şekilde Osmanlı ordusunda yer almasını sağlamıştır.
1430'lu yıllarda, Osmanlı ordusunda büyük çaplarda topların olduğuna dair kayıtlar, çok sayıda yetenekli top ustalarının bulunduğunu da göstermektedir. Zira Osmanlılar, ateşli silahların kullanımında Hıristiyan top yapım ustalarını kendi askerî örgütleri ile bütünleştirirken, kendi askerlerini de ayni hizmetler için yetiştirmeye itina göstermişlerdir. Mesela, Türk asilli topçu ustaları Haydar, İsmail, Muslihuddin ve Saruca gibi isimler buna dair ilk örneklerdir. Coltado isimli bir İspanyol topçusu, 1592 yılında yazdığı eserinde Osmanlı topunun orantısız ve kusurlu olduğunu söylemekte, fakat yüksek kaliteli madenden yapıldığını belirterek övmektedir. Osmanlı topunun ilk dönemlerdeki üstünlüğü emsallerine nispetle kalitesinin pek farklı olmamasına rağmen neticeye çabuk ulaşmak için ebatlarının büyüklüğündeydi. Halen Londra Kulesi Müzesi'nde bulunan 1464 yılında yapılmış ortadan ayrılabilen iki parçalı Osmanlı topunun kimyasal analizi, eritme ameliyesinin kusurlu olmasına rağmen, iyi bronzdan dökülmüş olduğunu göstermektedir. Yine İstanbul'daki Askerî Müze ve Kültür Sitesi'nde bulunan Kanunî Sultan Süleyman dönemine ait bir tunç topun kimyasal analizi ayni şekilde sonuç vermiştir.
Osmanlıların, erken devirlerden itibaren Avrupa'dan ateşli silahları aktarmada gösterdikleri istekli tavra, diğer İslam devletlerinde rastlanılmamaktadır. Mesela, Osmanlıların XV. yüzyılın baslarından itibaren kullanmaya başladığı tüfek, Memluklarda 1489 tarihinden sonra, İran'da ise Uzun Hasan (öl. 1478) zamanındadır. Diğer yandan ateşli silahları Osmanlılardan önce tanıyan ve Avrupa devletleriyle eskiden beri temasta olan Memluk Devleti Portekiz saldırılarına karşı Osmanlılardan 1511 yılında, bir miktar ateşli silah yardımı almıştır. Ancak daha sonra Osmanlılarla karşı karsıya kalınca da Rodos hakiminden barut ve tüfenk, "Frengistan'dan da yarar topçular ve tüfekçiler getirtmişlerdir."
Silah Yardımı
Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dinî veya ırkî bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak seklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karsısında bu devletlerden bazılarının Avrupa'dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür. Sah Abbasi dönemindeki İran dışında kalan Doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır. Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan Hanları, Kirim Hanları, Hindistan, Sumatra'da Açe Sultanlığı ve Habeşistan'da Sultan Ahmet Gran'in Devleti ile Afrika'da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran'da Ak koyunlu ve Safeviler, Mısır'da Memluklar sayılabilir.
Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasî ve dinî ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Orta Doğu'daki etkinliklerini artırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımların yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top tüfek yapıcısı ustalar yine İstanbul'dan gönderilmekteydi.
Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya'da Türk Devletleri'nin iç savaşlarında Osmanlıların desteklediği taraf açısından çok önemli rol oynadığı, Habesistan ve Açe'de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri Müslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezrindeki itibarini artırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memluklara silah yardımı yapılması da henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hıristiyan Portekizlilere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi.
Diğer Milletlerin Durumu
İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında özel bir yeri olan Memluklar ile İranlılar, Avrupa devletlerinden silah almakta ve her ikisi de Osmanlılar gibi bu silahların yapımı için Avrupalı usta, teknisyen ve mühendisler kullanmaktaydılar. Ancak, bu silahları kendi milletlerinden teknisyen ve mühendislere de öğreterek geliştirmeyi sağlamada Osmanlılar kadar basarili olamadıklarından, mücadelelerde Osmanlılara karşı kaybettiler. Osmanlı Devleti ise, ateşli silahların ilk olarak geliştiği Orta Avrupa ve Balkanlara yakın olmanın ve hatta buraları oldukça erken zamanlarda fethetmenin ve diğer yandan bölgedeki madenlere sahip olmanın avantajını çok iyi bir şekilde değerlendirmiş ve neticesini almıştır.
1509'da Memluk Sultani Kansu Gavri, Portekizliler ile Kızıldeniz'de savaşmak için gerekli donanma malzemesini ve ateşli silahı Osmanlı Devleti'nden istemiştir. Osmanlı Devleti de, 1511 yılında, 400 top, 40 kantar barut ve bir miktar bakırdan oluşan bir yardim yaparak Memlukları Hıristiyan Portekizlilere karşı desteklemiştir. Bu yardımlar arasında gemi yapım malzemesi yanında asker ve arkebüzler de bulunmaktaydı. Diğer taraftan İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında önemli bir yeri olan Memluklar, Kansu Gavri devrinde bir reform teşebbüsünde bulunmuşlarsa da Ridaniye'de, Osmanlılar karşısında mağlup olmaktan kurtulamamışlardır.
Osmanlılar, Habeşistan'daki Müslüman lider Sultan Ahmed Gran'a 1527 ve 1542 yıllarında bölgedeki Hıristiyan lider ve onun destekçisi Portekizlilerle savaşmak üzere birçok ateşli silah ve top yardımı yapmıştır. Sumatra'da Osmanlı sultanı adına hutbe okuyan Açe Sultanı'na da, Hollandalılar ve Portekizlilerle savaşması için gönderilen yardım gemileri İstanbul'dan yola çıkmış, ancak Yemen isyanı sebebiyle bu yardim yerine ulaşamamıştır. Bunun yerine Osmanlılar, bir grup top yapıcısını Açe'ye göndermişlerdir. Bu top ustaları, burada 200 kadar bronz top dökerek Mallaka'da Açe Sultanı'nın Portekizlilerle savaşında muvaffakiyetini sağlamışlardır.
Hindistan'da Osmanlı topçularının ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sultan Bahadur Şah'ın emrinde çalışan Selman Bey'in yeğeni Mustafa Bayram, Rumî Han ve kölesi Hoca Sefer Selman da Hüdavend Han ünvanlarını almışlar ve bu bölgede oldukça büyük bir üne kavuşmuşlardır. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Hind Şahı'nın isteği üzerine oraya giden İstanbullu Hüseyin Han'ın dökmüş olduğu Maliki Maidan adli 42 ton ağırlığındaki bronz top 1685 yılına kadar kullanılmıştır.
İran Safevileri ise Osmanlı akınlarına karşı koyabilmek için 1548 yılında Portekizlilerle bir antlaşma yaparak onlardan ateşli silahlar satın aldı. Daha önce de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, Venediklilerden top ve ateşli silah ile birlikte bunları kullanacak kişileri kendi ordusuna dahil ettiyse de, 1473 yılında Fatih ile yaptığı Tercan Savaşı'nı, Osmanlı silahlarının üstünlüğü sebebiyle kaybetti. Yine 1514'teki Çaldıran Savaşı'nda her iki tarafın güçleri eşit olmasına rağmen, üstün silah gücü sayesinde Osmanlı ordusu galip gelen taraf oldu. Bu neticelerden sonra 1528 yılında Safevi Sultani Sah Tahmasib, İngiltere'den silah ve malzeme getirmeye baslarken, bir taraftan da Rumlu Tüfenkçiler denilen, tamamı Osmanlı Türkleri'nden oluşan ve tüfenk kullanan bir grup kurdu.
Osmanlıların askerî yardim gönderdiği diğer bir Müslüman devlet Afrika ülkesi olan Bornu Devleti'dir. En parlak dönemini May idris Elevma (1571-1603) döneminde yasayan ve gücünü İslam'ın çevreye yayılması için kullanan bu devlet lideri, 1576 yılında III. Murad'a bir elçi göndererek itaat bildirdi ve Osmanlı Devleti'nden askerî ve teknik yardim istedi. Trablusgarb Beylerbeyliği vasıtasıyla yapılan yardımda birçok tüfek ve tüfekçi gönderilmiştir. Elevma, bu yardim sayesinde, çakmaklı tüfeklerle donatılmış bir ordu kurmuştur.
Baştan beri verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi Osmanlılar, İstanbul'un fethini müteakip çok sayıda ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kurarak dünya devletleri arasında ciddi ve caydırıcı bir güç halini almaya başlamışlardır. Bu gücü onlara sağlayan faktörlerden birisi olan ateşli silahlardaki üstünlükleri sayesinde batıdaki ve doğudaki düşmanlarına karşı pek çok mücadelede muvaffak oldular. On yedinci asrın ortalarına kadar hiçbir İslam ülkesi ateşli silah teknolojisinde Osmanlıların gücüne erişememişti. Avrupa devletlerinin ise Osmanlıları yakalamaları ancak bu asrin başlarında gerçekleşebilmiştir. Çağın savaş teknolojisini çok iyi takip eden ve bunu en iyi şekilde kullanan Osmanlılar, bu teknolojinin Müslümanların dünyanın dört bir yanında muvaffak olmaları adına kullanılmasında elinden gelen yardımı esirgememiştir. Bir taraftan kendisi Avrupalı düşmanları ile çarpışırken, bir taraftan da, Afrika'dan Sumatra'ya, oradan Asya'nın ve Hindistan'ın ortalarına kadar hakimiyetleri dışındaki çok büyük bir coğrafyaya ateşli silah ve asker yardımı yaparak Müslüman devletleri Gayri Müslim düşmanları karşısında desteklemiştir. Dünya'nın üçte birine fiilen hakim olan Osmanlılar diğer üçte birinde de, kendilerine sevgi ile bağlanan ülkeler sayesinde söz sahibi olmuşlardır.
Kaynak: Osmanli Arastirmalari Vakfi
Diğer taraftan Osmanlıların bu hususta malî sıkıntılarının olmaması da, önemli faktörlerdendir. ilk dönem padişahlarının, devleti genişletme çabalarıyla geçen mücadelelerinde savaşmak zorunda oldukları Avrupa ve Balkanlar'daki mahallî senyörlerin ve hanedanların sığındığı kaleleri yıkmak ve ele geçirmek için daima muhasara harbi yapmak durumunda kalmaları sebebiyle, muhasara topları Fatih'in saltanatının sonuna kadar geçen zamanda, büyük önem kazanmış ve gelişme göstermiştir. Zaten, yükselme döneminde olan Osmanlılar, Hıristiyan milletlerin daima tazyik ve meydan okumaları karşısında silahlarını mütemadiyen geliştirmek, yenilemek ve düşmanın silahlarıyla dengelemek zorundaydılar. Ayrıca Osmanlıların Balkanlar'da ve kısmen de Anadolu'daki oldukça zengin maden yataklarına erken dönemlerde sahip olmaları ve bunun yanında iyi bir hazineye malik bulunmaları büyük bir avantaj idi. Sultanların bu imkanları zorlamaları, müspet yönde kanalize ederek iyi değerlendirmeleri, bu silahların kısa zamanda etkili bir şekilde Osmanlı ordusunda yer almasını sağlamıştır.
1430'lu yıllarda, Osmanlı ordusunda büyük çaplarda topların olduğuna dair kayıtlar, çok sayıda yetenekli top ustalarının bulunduğunu da göstermektedir. Zira Osmanlılar, ateşli silahların kullanımında Hıristiyan top yapım ustalarını kendi askerî örgütleri ile bütünleştirirken, kendi askerlerini de ayni hizmetler için yetiştirmeye itina göstermişlerdir. Mesela, Türk asilli topçu ustaları Haydar, İsmail, Muslihuddin ve Saruca gibi isimler buna dair ilk örneklerdir. Coltado isimli bir İspanyol topçusu, 1592 yılında yazdığı eserinde Osmanlı topunun orantısız ve kusurlu olduğunu söylemekte, fakat yüksek kaliteli madenden yapıldığını belirterek övmektedir. Osmanlı topunun ilk dönemlerdeki üstünlüğü emsallerine nispetle kalitesinin pek farklı olmamasına rağmen neticeye çabuk ulaşmak için ebatlarının büyüklüğündeydi. Halen Londra Kulesi Müzesi'nde bulunan 1464 yılında yapılmış ortadan ayrılabilen iki parçalı Osmanlı topunun kimyasal analizi, eritme ameliyesinin kusurlu olmasına rağmen, iyi bronzdan dökülmüş olduğunu göstermektedir. Yine İstanbul'daki Askerî Müze ve Kültür Sitesi'nde bulunan Kanunî Sultan Süleyman dönemine ait bir tunç topun kimyasal analizi ayni şekilde sonuç vermiştir.
Osmanlıların, erken devirlerden itibaren Avrupa'dan ateşli silahları aktarmada gösterdikleri istekli tavra, diğer İslam devletlerinde rastlanılmamaktadır. Mesela, Osmanlıların XV. yüzyılın baslarından itibaren kullanmaya başladığı tüfek, Memluklarda 1489 tarihinden sonra, İran'da ise Uzun Hasan (öl. 1478) zamanındadır. Diğer yandan ateşli silahları Osmanlılardan önce tanıyan ve Avrupa devletleriyle eskiden beri temasta olan Memluk Devleti Portekiz saldırılarına karşı Osmanlılardan 1511 yılında, bir miktar ateşli silah yardımı almıştır. Ancak daha sonra Osmanlılarla karşı karsıya kalınca da Rodos hakiminden barut ve tüfenk, "Frengistan'dan da yarar topçular ve tüfekçiler getirtmişlerdir."
Silah Yardımı
Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dinî veya ırkî bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak seklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karsısında bu devletlerden bazılarının Avrupa'dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür. Sah Abbasi dönemindeki İran dışında kalan Doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır. Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan Hanları, Kirim Hanları, Hindistan, Sumatra'da Açe Sultanlığı ve Habeşistan'da Sultan Ahmet Gran'in Devleti ile Afrika'da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran'da Ak koyunlu ve Safeviler, Mısır'da Memluklar sayılabilir.
Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasî ve dinî ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Orta Doğu'daki etkinliklerini artırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımların yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top tüfek yapıcısı ustalar yine İstanbul'dan gönderilmekteydi.
Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya'da Türk Devletleri'nin iç savaşlarında Osmanlıların desteklediği taraf açısından çok önemli rol oynadığı, Habesistan ve Açe'de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri Müslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezrindeki itibarini artırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memluklara silah yardımı yapılması da henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hıristiyan Portekizlilere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi.
Diğer Milletlerin Durumu
İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında özel bir yeri olan Memluklar ile İranlılar, Avrupa devletlerinden silah almakta ve her ikisi de Osmanlılar gibi bu silahların yapımı için Avrupalı usta, teknisyen ve mühendisler kullanmaktaydılar. Ancak, bu silahları kendi milletlerinden teknisyen ve mühendislere de öğreterek geliştirmeyi sağlamada Osmanlılar kadar basarili olamadıklarından, mücadelelerde Osmanlılara karşı kaybettiler. Osmanlı Devleti ise, ateşli silahların ilk olarak geliştiği Orta Avrupa ve Balkanlara yakın olmanın ve hatta buraları oldukça erken zamanlarda fethetmenin ve diğer yandan bölgedeki madenlere sahip olmanın avantajını çok iyi bir şekilde değerlendirmiş ve neticesini almıştır.
1509'da Memluk Sultani Kansu Gavri, Portekizliler ile Kızıldeniz'de savaşmak için gerekli donanma malzemesini ve ateşli silahı Osmanlı Devleti'nden istemiştir. Osmanlı Devleti de, 1511 yılında, 400 top, 40 kantar barut ve bir miktar bakırdan oluşan bir yardim yaparak Memlukları Hıristiyan Portekizlilere karşı desteklemiştir. Bu yardımlar arasında gemi yapım malzemesi yanında asker ve arkebüzler de bulunmaktaydı. Diğer taraftan İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında önemli bir yeri olan Memluklar, Kansu Gavri devrinde bir reform teşebbüsünde bulunmuşlarsa da Ridaniye'de, Osmanlılar karşısında mağlup olmaktan kurtulamamışlardır.
Osmanlılar, Habeşistan'daki Müslüman lider Sultan Ahmed Gran'a 1527 ve 1542 yıllarında bölgedeki Hıristiyan lider ve onun destekçisi Portekizlilerle savaşmak üzere birçok ateşli silah ve top yardımı yapmıştır. Sumatra'da Osmanlı sultanı adına hutbe okuyan Açe Sultanı'na da, Hollandalılar ve Portekizlilerle savaşması için gönderilen yardım gemileri İstanbul'dan yola çıkmış, ancak Yemen isyanı sebebiyle bu yardim yerine ulaşamamıştır. Bunun yerine Osmanlılar, bir grup top yapıcısını Açe'ye göndermişlerdir. Bu top ustaları, burada 200 kadar bronz top dökerek Mallaka'da Açe Sultanı'nın Portekizlilerle savaşında muvaffakiyetini sağlamışlardır.
Hindistan'da Osmanlı topçularının ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sultan Bahadur Şah'ın emrinde çalışan Selman Bey'in yeğeni Mustafa Bayram, Rumî Han ve kölesi Hoca Sefer Selman da Hüdavend Han ünvanlarını almışlar ve bu bölgede oldukça büyük bir üne kavuşmuşlardır. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Hind Şahı'nın isteği üzerine oraya giden İstanbullu Hüseyin Han'ın dökmüş olduğu Maliki Maidan adli 42 ton ağırlığındaki bronz top 1685 yılına kadar kullanılmıştır.
İran Safevileri ise Osmanlı akınlarına karşı koyabilmek için 1548 yılında Portekizlilerle bir antlaşma yaparak onlardan ateşli silahlar satın aldı. Daha önce de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, Venediklilerden top ve ateşli silah ile birlikte bunları kullanacak kişileri kendi ordusuna dahil ettiyse de, 1473 yılında Fatih ile yaptığı Tercan Savaşı'nı, Osmanlı silahlarının üstünlüğü sebebiyle kaybetti. Yine 1514'teki Çaldıran Savaşı'nda her iki tarafın güçleri eşit olmasına rağmen, üstün silah gücü sayesinde Osmanlı ordusu galip gelen taraf oldu. Bu neticelerden sonra 1528 yılında Safevi Sultani Sah Tahmasib, İngiltere'den silah ve malzeme getirmeye baslarken, bir taraftan da Rumlu Tüfenkçiler denilen, tamamı Osmanlı Türkleri'nden oluşan ve tüfenk kullanan bir grup kurdu.
Osmanlıların askerî yardim gönderdiği diğer bir Müslüman devlet Afrika ülkesi olan Bornu Devleti'dir. En parlak dönemini May idris Elevma (1571-1603) döneminde yasayan ve gücünü İslam'ın çevreye yayılması için kullanan bu devlet lideri, 1576 yılında III. Murad'a bir elçi göndererek itaat bildirdi ve Osmanlı Devleti'nden askerî ve teknik yardim istedi. Trablusgarb Beylerbeyliği vasıtasıyla yapılan yardımda birçok tüfek ve tüfekçi gönderilmiştir. Elevma, bu yardim sayesinde, çakmaklı tüfeklerle donatılmış bir ordu kurmuştur.
Baştan beri verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi Osmanlılar, İstanbul'un fethini müteakip çok sayıda ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kurarak dünya devletleri arasında ciddi ve caydırıcı bir güç halini almaya başlamışlardır. Bu gücü onlara sağlayan faktörlerden birisi olan ateşli silahlardaki üstünlükleri sayesinde batıdaki ve doğudaki düşmanlarına karşı pek çok mücadelede muvaffak oldular. On yedinci asrın ortalarına kadar hiçbir İslam ülkesi ateşli silah teknolojisinde Osmanlıların gücüne erişememişti. Avrupa devletlerinin ise Osmanlıları yakalamaları ancak bu asrin başlarında gerçekleşebilmiştir. Çağın savaş teknolojisini çok iyi takip eden ve bunu en iyi şekilde kullanan Osmanlılar, bu teknolojinin Müslümanların dünyanın dört bir yanında muvaffak olmaları adına kullanılmasında elinden gelen yardımı esirgememiştir. Bir taraftan kendisi Avrupalı düşmanları ile çarpışırken, bir taraftan da, Afrika'dan Sumatra'ya, oradan Asya'nın ve Hindistan'ın ortalarına kadar hakimiyetleri dışındaki çok büyük bir coğrafyaya ateşli silah ve asker yardımı yaparak Müslüman devletleri Gayri Müslim düşmanları karşısında desteklemiştir. Dünya'nın üçte birine fiilen hakim olan Osmanlılar diğer üçte birinde de, kendilerine sevgi ile bağlanan ülkeler sayesinde söz sahibi olmuşlardır.
Kaynak: Osmanli Arastirmalari Vakfi
Fatih'in Resmi Nasıl Yapıldı?
Biz de, Popüler Tarih dergisi olarak, yapıtın çevirisini gerçekleştiren Önder Kaya’nın kaleminden, konuyu ele aldık...
Fatih Sultan Mehmed’in son yıllarında, Eylül 1479’da Osmanlı başkentine gelen Bellini, bir Osmanlı padişahının portresini yapan ilk ressamdır.
Bellini’nin kenti Venedik, konumu nedeniyle, Doğu ve Batı kültürlerinin kesişme noktalarından biri durumundaydı.
Venedik, Hıristiyan ve Musevî kültürü kadar, Uzakdoğu kültürlerine, İslâm uygarlığına hatta Roma İmparatorluğu’nun mirası eski pagan dünyasına aşina bir şehirdi. Kent yaşamına damgasını vuran da, ticaretti.
Venedik, özellikle Haçlı Seferleri sırasında, Akdeniz’in en önemli deniz güçlerinden biri haline geldi. Bu dönemde, Cenevizliler, Pisalılar ve Amalfililer ile giriştiği rekabette, Venedik hep bir adım önde kalmayı başardı…
Doğu Akdeniz’de hâkimiyet sağlamak isteyen Venedik’in Osmanlı ile 16 yıl süren mücadelesi, 26 Ocak 1479’da, Venedik Dışişleri Bakanı Giovanni Dario’nun Fatih’e elçi olarak gönderilmesinden sonra, bir barış antlaşması ile noktalanır.
Bundan hemen birkaç ay sonra da, Fatih adına Venedik’e gelen bir Osmanlı Yahudisinin Venedik doçundan talebi, hayli ilgi çekicidir: Fatih, ‘insan sureti çizme konusunda mahir’ bir ressamın İstanbul’a gönderilmesini talep etmektedir.
‘Grand Turco’nun (Büyük Türk) bu isteği, Venedik Senatosu tarafından memnuniyetle karşılanır Sonuçta Senato ve doç Pietro Mocenigo, o sıralarda Venedik Meclisi salonundaki resimlerin onarımıyla uğraşan Gentile Bellini’yi bu iş için ‘en uygun kişi’ olarak belirler.
Gentile Bellini, Venedik Meclisi’nin salonundaki restorasyon işlerini kardeşi Giovanni’ye devrettikten sonra, 3 Eylül 1479’da İstanbul’a doğru yola çıkar. Eylül sonlarına doğru da Osmanlı başkentine ulaşır.
53 yaşındaki ressam burada, ‘balyoz’ diye adlandırılan Venedik büyükelçisi tarafından karşılanır ve kısa bir süre sonra da Fatih’in huzuruna çıkarılır. Ne yazık ki, ressamın İstanbul’da nerede kaldığı ve neler yaptığı tam olarak bilinmemektedir.
Bazı araştırmacılar, Fatih’le yaptığı görüşme sonrasında, Bellini için Saray’ın içinde bir atölye oluşturulduğunu söyleseler de, bu atölyenin yeri hakkında bilgi bulunmamaktadır.
Fatih, Venedikli ressamın maharetini sınamak amacıyla, onu bir dizi denemeden geçirir. Öncelikle ressamın vatan sevgisini ve hayal gücünü ölçmek amacıyla bir Venedik manzarası çizmesini ister.
Babinger başta olmak üzere, bazı araştırmacılar bu durumdan yola çıkarak, Fatih’in asıl amacının güzel sanatları desteklemek olmadığını, İtalya’nın fethi için yaptığı planlara zemin hazırlamak peşinde olduğunu iddia ederler.
Bellini’nin günümüze ulaşmayan bu resmi, o dönemde İstanbul’da bulunan Jean-Marie Angiolello’nun ifadesine bakılırsa, padişahın pek hoşuna gider.
Jean-Marie, 18 yaşında iken Türk korsanlarına esir düşmüş ve İstanbul’a getirilerek Fatih’e takdim edilmişti. Fatih, onu Konya valisi ve en sevgili şehzadesi Mustafa’nın hizmetine vermişti.
Jean-Marie şehzadenin ölümü sonrasında, İstanbul’a dönerek ve Fatih’in, Boğdan, Macaristan, Arnavutluk seferlerine katılacaktı…
Fatih’in ölümünden sonra da İstanbul’dan ayrılan Jean-Marie’nin kaleme aldığı ‘Türkiye Tarihi’ adlı yapıt, Bellini’nin İstanbul’daki yaşamı hakkında en önemli kaynak kabul edilir. Zira yazar da, Bellini ile aynı dönemde İstanbul’da bulunmuş ve büyük ihtimalle Bellini ile görüşme fırsatı bulmuştu…
Fatih, kendi portresinden önce, Bellini’ye bazı saray görevlilerinin resimlerini yaptırır. Bu çizimlerden günümüze, ne yazık ki sadece bir solak yeniçeri ile bir saraylı kadın figürü kalmıştır.
Fatih, Bellini’ye bir ressam olarak, otoportresini yapıp yapamayacağını sormuş ve olumlu cevap alınca da memnun kalmıştı. Bellini’nin otoportresini gören Fatih, ünlü ressama, “Senin fırçanda bir sihir var” diyerek iltifat edecekti…
Ayrıca Fatih’in ressama bazı modeller gönderdiği ve önce çizime sonra da modele bakarak, ressama ihsanlarda bulunduğu da anlatılır. Bellini, bu uygulama çerçevesinde meczup bir dervişi de resmetmiştir. Topkapı Sarayı’nın bazı duvarlarının resimlenmesi görevi de Bellini’ye verilmişti.
Bellini, kendine ayırdığı zamanlarda, İstanbul’u gezmekten ve özellikle Bizans döneminden kalan eserleri resmetmekten de geri kalmadı. Böylece, Cerrahpaşa’daki Avratpazarı’nda yer alan ve günümüze ulaşamamış olan Arkadius Sütunu’ndaki motifler bugüne, Bellini’nin çizimleriyle kalacaktı.
Onun çizdiği bu desenler, özellikle o dönemin giyim kuşam ve yaşam tarzını yansıtması açısından, önemli bir kaynak durumundadır. Bellini hakkındaki en kapsamlı çalışmalardan birine imza atan Thuasne ise, bugün Louvre Müzesi’nde sergilenen çizimlerin, aslına sadık kalınarak, 17. Yüzyıl’ın başlarında yapılmış kopyalar olduğunu, asıl çizimlerin kaybolduğunu ifade eder.
Fatih’in portre yaptırma konusundaki ilk girişimi, Bellini’den yaklaşık 20 yıl kadar önce, Veronalı Matteo di Pasti’nin İstanbul’a çağrılmasıyla başlamış; fakat Di Pasti’nin bindiği gemi Venedikliler tarafından ele geçirildiği için, sanatçı İstanbul’a ulaşamamıştı.
Bundan 20 yıl sonra ise, bu kez bir Venedikli, Fatih’in resimlerini yapmak üzere ‘Grand Turco’nun (Büyük Türk) başkentine gidecekti…
Bellini’nin Fatih tablosu, bir sanat eseri olmasının dışında, bir belge niteliği de taşır. Ressam, yaşamının son döneminde bulunan ve nikris hastalığı olan padişahı, gayet gerçekçi bir biçimde resmetmiştir. Fatih’in gözlerinin feri sönmüş ve çehresi de epey solgundur. Yüzünden, hastalığının izleri okunabilmektedir.
Ama tablo, padişahın azametini de yansıtmaktan geri kalmaz. Hükümdar her ne kadar sade giysiler içinde resmedilmişse de, profilden yapılmış bu portrenin sağında ve solunda yer alan üç taç, tabloyu bir kudret simgesi olarak öne çıkartır.
Bu üç taç, Fatih’in son verdiği üç büyük devleti yani Bizans’ı, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ve Karamanoğulları Beyliği’ni simgeler.
Portre padişahın beğenisini kazanmışsa da, kısa bir süre sonra Fatih, Venedikli ressamı büyük iltifatlarla memleketine yolcu eder. Fatih’in bu davranışının nedenleri üzerine, farklı fikirler öne sürülmüştür:
Bir görüşe göre, bugün dahi esrarını koruyan son seferini, Rodos Şövalyeleri üzerine yapmayı tasarlayan Fatih, sarayında, Papa’ya sadık bir Venediklinin varlığını doğru bulmamıştır.
Bir başka bakış açısına göre de, son yıllarda iyiden iyiye ortaya çıkan güçsüzlüğüne, bir Batılının şahit olmasını istememiştir.
Ama sonuçta Fatih’in, Venedik Senatosu’na ve Venedik doçuna Bellini için bir teşekkür mektubu kaleme alması ve ressama 250 ekü değerinde bir gerdanlık hediye etmesi, memnuniyetinin bir ifadesi olsa gerek.
Öte yandan, padişahın bununla da kalmayarak, Bellini’ye ‘Bey’, ‘Kont’ ya da ressamın bir eserine imza atarken kullandığı ‘Şövalye’ gibi unvanlar verdiği yönündeki iddiaları ise, ihtiyatla karşılamak gerekir…
Bellini’nin İstanbul’da ne kadar resim yaptığı konusu, ne yazık ki aydınlanabilmiş değildir. Genel görüş, Fatih’in yerine geçen II. Bayezid’in, Topkapı Sarayı içinde yer alan her türlü insan suretini ‘günah’ olduğu gerekçesiyle, ortadan kaldırttığıdır. Bu resimler bir şekilde pazara düşmüş veya yok edilmiştir.
Bellini’den günümüze kalan ünlü Fatih portresi de muhtemelen bu sıralarda Saray’dan çıkarılmıştır. Tablo belki ressam tarafından dönüşü sırasında, belki de bir tüccar tarafından satın alma yoluyla Venedik’e gelmiştir.
1877-1880 yılları arasında İstanbul’da İngiliz elçisi olan ve aynı zamanda Nemrut Dağı’nı bilim dünyasına tanıtan arkeolog olarak da tanınan Henry Layard, tabloyu 1865’te Venedikli bir koleksiyoncudan satın alır. Tablo, Layard’ın vasiyeti üzerine, 1916’daki ölümünün hemen ardından Londra’daki National Museum’a bağışlanır.
Kaynak : Populer Tarih Dergisi
Subscribe to:
Posts (Atom)