1)Merkezi Yönetim:
--Divan ve İlk Vezirler: Kuruluş döneminde,Osmanlı Beyliği ilk devlet teşkilâ- tını düzenlerken Türkiye Selçukluları ile İlhanlıları örnek almıştır.
a)Divan: Padişahın bulunmadığı durumlarda vezirin başkanlığı altında devlet başkentinde veya hükümdarın bulunduğu yerde kurulan Bakanlar Kurulu’na ‘divan’ denirdi.Devlet işlerinin kesin görüşüldüğü yer burasıydı.Divan,her sabah namazdan sonra pâdişahın başkanlığında toplanarak devlete ve halka ait askerî, malî ,idarî,hukukî ve örfî işleri karara bağlardı.Divanda padişah , vezir-i âzam
ve diğer vezirlerden başka üye olarak kazasker,defterdar ve nişancı bulunurdu:
q Vezir-i âzam – askerî ve örfî işler
q Kazasker – şer’î ve hukukî işler
q Defterdar – malî işler
q Nişancı – tuğra çekme,tapu ve kadastro işleri,tevcih(tımar,
has ve zeametin verilmesi)
b)Vezir: Kaynakların gösterdiği üzere ilk Osmanlı veziri,Hacı Kemaleddin
oğlu Alâeddin Paşadır.Alâeddin Paşadan sonra vezir olanlar uzun bir süre bil- ginler sınıfından gelmişlerdir.
Vezirler askerî işlere karışmazlardı.Divanda giyecekleri giysi,başla- rına koyacakları sarığın biçimi askeri sınıftan ayrım yapılabilecek şekilde tespit edilmiştir.
Kuruluş döneminde bir vezir vardı.Ancak dönemin sonlarına doğru bu sayı ikiye hatta üçe çıktı.Böylece ilk vezir ,vezir-i âzam ismini aldı.Vezirle-
rin padişah tarafından verilmiş üç tuğları vardı.Vezir-i âzam,padişahın vekili ol- duğu için,simge olarak hükümdarın adı yazılı yuvarlak altın mührü taşırdı.Ata-
ma ve bütün devlet işlerindeki muameleler onun kararı ve padişahın izniyle yü- rütülürdü.
Bir vezir suç işlerse unvânı elinden alınır ve kapıcılık rütbesiyle bir yerde oturmaya mecbur edilirdi.Suçu idamı gerektiriyorsa,idamı sırasında saygı
görürdü.
2)Taşra Yönetimi:
Osmanlıların yönetimi altındaki yerler köy,ilçe(kaza),sancak ve bey-
lerbeylik şeklinde idarî ve askerî bir bölünmeye tabî tutulmuştu:
Ø Köyler: Halkına reâya adı verilirdi.Dirlik,vakıf ve mülk reâyası olarak üç bölüme ayrılmıştı.Köylünün askerî olmayan şer’î ve hukukî davalarına yöresel kadılar (yargıçlar) bakardı.
Ø İlçeler: Köylerin birleşmesiyle oluşurlardı.Buralarda kadılar,alaybeyleri ve subaşılar(jandarma)vardı.İlçelere kadıların yönetimi dolayısıyla kaza da denirdi.
Ø Sancaklar: Birçok kazadan oluşan sancakların adları ‘muayyen’di.Bu dönemde Anadolu beylerinden alınan yerler ayrı ayrı sancak olarak kabul görmüştür.
>>>Sancakbeyleri: Bölgelerindeki serbest tımar yerlerinden başka yönetimleri altındaki sancakların,yönetim,askerî ve asayiş işlerinden sorumlu-
lardı.Bir tuğlu olan sancak beylerinin maaş olarak hasları vardı.Bazı sancaklar- da ‘çelebi sultan’ denilen padişah çocukları bulunurdu.Bunların yetkileri daha genişti.
Ø Beylerbeylik:
>>>Beylerbeyler: Beylerbeyi ,Osmanlıların Rumeli’de genişleme-
sine kadar bir taneydi ve tüm ordu işlerinden sorumlu olup,hükümdardan sonra
orduda o yetkiliydi.Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa beylerbeyiydi.Onun ölümün-
den sonra bu görev Lala Şahin Paşaya verildi.Fakat I.Murat döneminde Cende-
reli Halil Hayreddin Paşa ordu komutanlığını üstüne aldı.Rumeli’de toprakla-
rın genişlemesiyle beylerbeylik ikiye ayrıldı:
· Anadolu Beylerbeyliği (merkez Kütahya)
· Rumeli Beylerbeyliği (merkez Manastır)
Beylerbeylerin iki tuğları ve has adı verilen maaşları vardı.Sefere çıka-
cakları zaman eyalet adı verilen beylerbeylik bölgesinde bütün sancakbeyleri tı-
marlı sipahilerle birlikte emrolunan yerde orduya katılırlardı.
Yazışmalarını doğrudan doğruya merkezle yaparlardı;seferlerde ise e-
yaletlerin kumandanıydılar.Beylerbeyi,sadece merkez sancağının yönetiminden
sorumluydu.
NOT:
Osmanlılar bu dönemde,devletin başkentini çok sık değiştirmişlerdir:
Bilecik-->Yenişehir(Osman Bey’de) -->İznik-->Bursa(Orhan Bey’de)
-->Edirne(I.Murat’ta)
3)Toprak Yönetimi:
-Arazinin Dağıtılması-
Osmanlılar ele geçirdikleri ülkelerde,arazinin tescili amacıyla düzenli
olarak kaydını tutarlardı.Buna tahrir denirdi.Tahrir divandaki nişancının sorum-
luluğundaydı.Fakat defteri tutan başka biri vardı. (muharrir) Muharrir önce a-
damlarıyla bölgeye giderdi.Arazi ilk defa padişahlara mahsus haslar,vezirlere
ve sancakbeylerine mahsus haslar,zeamet ve tımarlar,vakıflar ve mülkler olmak
üzere çeşitli türlere ayrılırdı.Sonra muharrir,şehir,kasaba ve köyleri birer birer
dolaşarak buralarda oturan vergi mükelleflerinin künyelerini,içlerinde vergi
ödemeyecekler varsa,hangi vergilerden ne gerekçeyle muaf olduklarını yazardı.
Bu arada topraklı ve topraksızları,evlileri,bekârları,ihtiyarları,sakat ları,zanaat sahiplerini ve ilmiye sınıfından olanları ayrı ayrı tespit ederdi.Sonra her köyün merası,kışlağı,yaylası,korusu,ormanı,çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla buğ- day,arpa,nohut,mısır,ceviz,üzüm,bal,sebze,meyve,pi rinç vb. ürünleri yıllık mik-
tarlarıyla verilmesi gereken vergi miktarları tespit edilirdi.Muharrir bu bilgileri toplayıp nişancının kontrolünden geçen tahrire kaydederdi.
a)Arazii emîriyye:
Bu topraklar devlete aitti;öşür ve resimlerine göre büyük,orta ve küçük parçalara bölünmüşlerdi.Bu araziyi işleten halka reâyâ denilirdi.Ayrıca fethe-
dilen yerlerdeki topraklar da bağ ve bahçeler dışında arazii emîriyyeye kaydedi-
liyordu.
Arazi üçe ayrılırdı:
· Has: Yıllık geliri 100000 akçeden fazla olan topraktır.Birinci sınıf devlet memurlarına verilirdi.Has sahipleri gelirlerinin ilk 5000 akçası ile kendi- leri geçinirler,geri kalan bölümü için atlı asker(tımarlı sipahi)beslerlerdi.
· Zeamet: Yıllık geliri 20000 ile 100000 akçe arasında olan topraktır.İkin-ci sınıf devlet memurlarına verilirdi.Bu memurlar da gelirlerinin fazlasıyla atlı asker beslerlerdi.
· Tımar: Yıllık geliri 3000-20000 akçe arasındaki topraktır.
Bu araziyi işletenler öşür ve resmî olarak verecekleri ürünü veya para-
yı direkt hazineye değil;tımar,zeamet veya has sahiplerinden hangisine aitse ona verirlerdi.
Tımar,zeamet ve has sahiplerinin kendilerine verilen topraklardan aldıkları öşür ve resme dirlik denirdi.
�Bu dirliğe sahip olan has,zeamet ve tımar sahiplerine de sahibi arz denirdi.
Sahibi arz ,öşrü kendisine verilen toprakları,reâyanın görevini yapma-
dığında,hükümdar adına onun elinden alıp başkasına verebilme yetkisine sahipti.
b)Vakıf arazi:
Öşür ve resmi;dinî,bilimsel ve sosyal kurumlara tahsis edilmişti.Vakıf reâyâsı,arazisi hangi vakfınsa,öşür ve resmini o vakfın mütevellisine verirdi,o da
gerekli yerlere sarf ederdi.
Vakıf arazisi satılmaz veya başkasına armağan edilemezdi.Vakıflar kadılarca denetleniyordu.
c)Arazii memlûke(mülk arazi)
Hizmet karşılığı verilmekteydi.Satılması ,armağan edilmesi,parçalan-ması mümkündü.Toprağı işleyen reâyâ sınıf,öşür ve resmi kime ve nereye
veriyorlarsa,onun veya oranın reâyâsı sayılırlardı.Arazi işlemleri tahrir defterle-
rinde gösterilir,böylece arazinin kimden kime geçtiği belli olurdu.
Reâya,sahibi arza karşı kendini savunabileceği gibi,sahibi arz da hak-
kını arayabilirdi.Böylece sahibi arz,reâyâ üzerinde haksız muamele yapamıyor-du;yapsa da dirliğine el konuyordu.
4)Askerî teşkilât:
Osmanlıların ilk askerî teşkilâtında,Selçukluların ve İlhanlıların etkisi görülmektedir.Osmanlı kuvvetleri üç bölüme ayrılmaktaydı:
Ø Kapıkulu Askerleri
a)İlk Acemi Ocağı
b)Yeniçeri Ocağı
c)Cebeci Ocağı
d)Topçu Ocağı
e)Atlı Bölükler
Ø Eyâlet Askerleri
a)Tımarlı Sipahiler
b)Müsellemler
c)Azablar
d)Akıncılar
Ø Deniz Kuvvetleri
a)Azaplar
b)Tımarlı sipahiler(savaş zamanlarında)
-Kapıkulu askerleri-
a)Acemi Ocağı:
İlk acemi ocağı,Gelibolu’da Çandarlı Kara Halil ile Molla Rüstem ‘in ön ayak olmasıyla I.Murat zamanında kuruldu.Tutsakların beşte biri,acemi oca-
ğına yetiştirilmek amacıyla Gelibolu-Çardak-Lapseki arasında çalışan nakil a –
raçlarında hizmet görürken kaçtıklarından Osmanlılar yöntem değiştirdiler.Yeni yönteme göre,savaşlarda tutsak alınan küçük yaştaki Hıristiyanlar,önce Anadolu
daki Türk köylülerine verilerek az bir ücretle çalıştırılır,böylece Türk-İslam töre ve adetlerini öğrenip o hayata alıştıktan sonra bir akça gündelikle acemi ocağına kayıt olurlar,burada bir süre hizmet ettikten sonra günde iki akça ile Yeniçeri o-
cağına verilirlerdi.
Gelibolu acemi ocağı,sekiz bölüktü; tutsaklardan alınan bu çocuklara, devletin bu tutsaklardan beşte birini vergi olarak alması nedeniyle,pençik oğlanı adı verilmiştir.
Ankara Savaşı’ndan sonra fetihlerin durmasıyla tutsak alınamadığın-
dan, özel bir yasa ile Rumeli’deki Hıristiyanlardan devşirme adıyla Hıristiyan çocukları alındı.Onlar da aynı eğitimden geçip Yeniçeri ocağına gelince yakışık-
lı olanları saray hizmetine verilirlerdi.Acemi ocağındakiler zaman zaman topçu,
cebeci ve tersane hizmetlerine de verilirlerdi.
b)Yeniçeri Ocağı:
Yeniçeri ocağı ilk defa 1363 yılında ı.Murat zamanında kurulmuştur.
Hıristiyan tutsaklarla devşirmeler acemi ocağında yetiştirildikten sonra iki akça gündelikle buraya alınırlar,yetenek ve kıdemlerine göre gündelikleri artardı.Bu
ocağın bireyleri,savaşlarda hükümdarın yer aldığı merkez hattında bulunurlardı;
hükümdar,bunların arkasında ve ortasında at üzerinde dururdu.
Bu ocak,kuruluş döneminde
yaya bölükleri veya cemaat adı veri-
len bir sınıftan ibaretti.Cemaatte,or-
ta adı verilen her bölükte çorbacı a-
dında bir bölük kumandanı bulunu-
yordu.Yeniçeri ocağının en büyük
kumandanı yeniçeri ağasıydı.
Yeniçeriler üç ayda bir ma-
aş alırlardı;ve bu sadece salı günleri
hicri yılın aylarına göre verilirdi.Mu-
harrem,Safer,Rebiyülevvel denilen üç
aya,bu ayların baş harfleri alınarak
masar ; Rebiyülahır,Cemaziyülevvel,
Cemaziyülahır aylarına recec ; Recep,Şaban,Ramazan aylarına resen ; Şevval,
Zilkade,Zilhicce aylarına da lezez adları verilmiştir.
Yeniçeri ocağının bayrağı ve bandosu vardı.Ocakta ilk devirlerde ok eğitimi için bir talimhane vardı.Yeniçeriler XIV.yüzyılın son yarısıyla XV. yüz-
yılın ilk yarısında ok,yay,kılıç,kalkan,kargı ve bıçak kullandılar.Savaşta siper kazmak için kendilerine kazma ve kürek de verilirdi.
Padişahların hükümdarlık tahtına çıkmaları sırasında cülûs bahşişi a-
lırlardı.
Yeniçeri ağasının başkanlığında ,belirli günlerde,ocak ağalarının katı-
lımıyla ağa divanı kurulur ve ocağa ait işler görüşülürdü.
c)Cebeci Ocağı:
Cebe zırh anlamına gelirdi.Ocak, yeniçerilerin ok,yay,kalkan,kılıç,tü-fek,balta,kazma,kürek vb. ihtiyaçlarını deve ve katırlarla onlara dağıtır, savaştan sonra toplar,onarılması gerekenleri onartıp silah ambarına koyardı.Cebeci ocağı-
nın en büyük subayı cebeci başıydı.Ondan sonra ocak kethüdası gelirdi;ortaların
bölük başı denilen subayları vardı.Ocağa alınanlar acemi ocağından sağlanırdı.
d)Topçu Ocağı:
Topçu ocağı top dökmek,mermisini yapmak ve top kullanmak için oluşturulmuştur.İlk defa 1389 yılında I.Kosova savaşında,daha sonra II.Murat
döneminde Mora ve Arnavutluk seferlerinde kullanılmıştır.Ocağın en büyük subayı topçu başıydı.Bu ocağın bireyleri de acemi ocağından seçilirdi.
e)Kapıkulu Süvarileri(Atlı Bölükler)
Not:
Bu bölüğün temeli I.Murat döneminde atılsa da gelişmesi yükselme dönemine rastlamaktadır.
Kapıkulu süvarileri sarayın Enderun bölümüyle dış saraylardaki iç oğ-
lanları ve Yeniçeri ocağından terfi ile geçen kimselerden oluşurdu.İlk defa
I.Murat zamanında Timurtaş Paşanın tavsiyesiyle,sipah ve silahtar adlarıyla iki
Bölük halinde oluşturulmuştur.Fakat daha sonra bu iki bölük sağ ve sol ulûfeci,
Sağ ve sol garipler adı verilen dört bölük eklenerek altı bölüğe çıkarılmıştır.Ulû-
fecilere alınanlar iç oğlanlardan ,gariplere alınanlar savaşta yarar sağlayan Müs-
lüman halktandı.Altı bölükten en yüksek yevmiyeli olanı sipah bölüğü idi.
Kapıkulu süvarileri hükümdarlarla birlikte sefer çıkarlarken padişahın sağ ve solunda yürürlerdi.Sipah sağda,silâhtarlar solda giderler,sipahın sağında sağ ulûfeciler,solunda sol ulûfeciler yürürler,bunların sağ ve solunda da,sağ ve sol garipler giderlerdi.Sipah ve silahtarların görevi savaş alanında padişahın ça-dırını korumaktı.Ulûfeciler savaş sırasında ve konak yerlerinde saltanat sancak-
larını ;garipler de hazineyi korumakla yükümlüydüler.
Altı bölüğün de silahları ok,yay,kalkan,harbe,balta,pala,gaddare(geniş
yüzlü kısa kılıç)ve bozdoğandı.(yuvarlak başlı ağaç topuz)
-Eyalet Kuvvetleri-
a)Tımarlı Sipahiler
Bu teşkilâtı,ıktâ denilen
tımar sistemi meydana getirmişti.
Osmanlı Devleti,gerçekleştirdiği fetihlerde bu tımar yöntemini uy- gulamış,böylece dirlik sahipleri
Devletin korunması görevini üstlenmişlerdir.
Tımarlı(topraklı)süvari-
lerin yıllık gelirleri hizmet ve kıdemlerine göre 1000-19999 akça arasındaydı.
Dirlik sahipleri kendilerine bırakılan köylerin bu öşür ve resimlerini tahsil eder-
ler,buna karşılık askerî görevlerini yaparlardı.Tüm sipahilerin sefere gitmesi ka-
nundu;mazeretsiz gitmeyenin dirliği elinden alınırdı.
Tımarlı sipahi ölürse,tımarının bir kısmı erkek çocuğuna yoksa bölge-
nin alaybeyine kalırdı.Tımarlı sipahiler her sancaktan bir takım bölüklere ayrıl-
mışlardı.Her bölüğün subaşı denilen çeribaşları ile bayraktar ve çavuşları vardı.
Her on bölüğün bir alaybeyi vardı.
Tımarın;kılıç tımar,eşkinci tımar,benevbet tımar,mustahfız tımar ve mülk tımar adlarında türleri vardı.
Showing posts with label devlet. Show all posts
Showing posts with label devlet. Show all posts
Monday, February 19, 2007
Tuesday, January 30, 2007
Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet-II
Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi.
Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri, 1912'de de Osmanlı Devletinde kuruldu.
Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten, 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve daimî ordu teşkilatı kuruldu. Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu. Piyadeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi, silahtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup, timar sahipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilatı; yurtiçi, geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilatı; belderanlar, cerahorlar,derbendciler, martaloslar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise, azaplar, gönüllü ve beşlilerden oluşurdu. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü gücü olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçmiştir.
Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit'teki gemi inşa tezgâhları, Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu, Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) Haliç, Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827'de donanma, buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca,şayka,firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanmanın başı, 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu tarihten sonra da bahriye nazırı unvanını taşıdı. Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle, Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e hakim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 tarihinde, müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.
Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra ise maliye nazırı ve teşkilatı bakardı. Defterdar, Divan-ı hümayun yani bakanlar kurulu üyesiydi. Başdefterdar, padişahın malî işlerde vekilidir. Başdefterdarın, şıkk-ı sanî ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı vardı. Önceleri tek olan defterdar sayısı, devletin genişlemesiyle birlikte arttı.
İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar, öşür), haraç ve cizyedir. Halkın öşür dediği uşr, toprak mahsullerinden alınan onda bir nispetindeki zekâttı. Uşr, dört çeşit zekât malından, toprak ürünleri zekâtı ile hayvan zekâtına ve "âşir" denilen zekât memurlarının ithalatçı tüccardan topladığı zekâta denirdi. Emval-i batına denilen diğer zekât mallarının zekâtını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi. Bu bakımdan uşr ve zekât ibadet olup, diğer vergiler gibi bir vergi değildir.
Haraç; zor ile alınıp da, gayr-i müslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (anlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, üçte bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir. Cizye ise, ehl-i kitap (Hıristiyan ve Yahudi) gayr-i müslim erkeklerden alınırdı.
Örfî vergilere avârız vergileri de denirdi. Bunlar tekâlif-i divaniye ile ihtisap, ağnam, yâva, madenler, otlak ve kışlak resimleridir. Tekâlif-i divaniye, devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynî veya para olarak; avârız akçesi, nüzul bedeli, sürsat bedeli, kürekçi bedeli gibi çeşitleri vardı. Mülk olup vergiye tâbi olan toprakların çoğu öşürlü, çok azı haraçlı idi. Memleket topraklarının çoğu mîrî idi. Önceleri kiraya verilen mîrî toprakların çoğu, sonradan vatandaşa satılarak veya vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir. Vakıf topraklarından da uşur alınırdı. Mîrî toprağın kiraları asker ve subayların olurdu. Bunlara dirlik denirdi. Askerin toprağına timar, subayın toprağına zeâmet, general düzeyindeki kişilerin toprağına has denirdi. Bunların yıllık gelirleri ise yaklaşık şöyleydi: Timar, 3000-20.000 akçe arası; zeâmet, 20.000-100.000 akçe arası; has, 100.000 akçeden fazla. Osmanlı parasına akçe denirdi. Osmanlılarda sikke, mangır, metelik, kuruş, pul, para gibi para birimleri kullanılmıştır. Belirli bir miktar para anlamında ise kese tabiri kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde gelirler; merkeze gönderilenler, eyaletlerde bırakılan mahallî belde gelirleri olarak sınıflandırılabilir. Olağandışı gelirlerden olan ganîmet de varsa da devamlı değildir. Devlet, aldığı vergilerle; vatandaşın canını, malını, şerefini, hakkını, vicdan hürriyetini, ticaret hürriyetini korumakta, millî savunma ve asâyişi sağlamaktaydı. Pek çok dinî, sosyal, bayındırlık ve eserleri çok iyi işleyen vakıf kurumunca yapılıp, bu hususlarda devlet bütçesine çok büyük katkıda bulunuyorlardı.
İktisadî Hayat, Sanayi ve Ticaret: Bunlar, devlet ve özel sektörce yapılırdı. Genellikle, önemli ve büyük işletmeler devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler, özel sektörce yürütülürdü. Devlet sektörü; millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarını karşılardı. Silah sanayii ve harp malzeme ve levazımatı devletçe yapılırdı. Harp gemileri devlet tersanelerinde yapılmasına rağmen, özel sektörce işletilen tersaneler de vardı. İhracat malları, özel sektörce üretilirdi. Osmanlı silah sanayii çok ileri olmasına rağmen, ihracatı yasaktı. Üstün teknik ve ateş gücü ile kaliteli malzemeden üretilen Osmanlı silahlarına sahip olmak, Avrupalıların meraklarından olup, çeşitli yollardan sağlananlar da, çok fahiş fiyatlarla alınırdı. Ticaret; kara ve deniz yoluyla yapılırdı. Kara ticareti kervan ve kafilelerle, deniz ticareti de ticaret filolarıyla gerçekleştirilirdi. Osmanlı karayolları, dünyanın en bakımlı yolları olup, granit taş döşeliydi. Granit yollar, ordu, kervan ve yayaların geçmesi içindi. Sürüler, granit yolun iki tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi. Tesviye edilmiş toprak yollar da vardı. 19. yüzyıldan itibaren de pek çok demiryolu döşendi. Tüccar, devletin himayesinde olup, serbest, huzur ve emniyet içerisinde hareket ederdi. Türk armatörlere ait ticaret filoları olup, bu armatörlerin gemileri, ticaret hanları ve çok büyük servetleri vardı. Şehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde kapalı çarşılar vardı. Bunların en iyi bilineni, halen kullanılan İstanbul kapalı çarşısıdır.
Ticaret hanları, toptancı tüccarın hem yazıhane, hem depo olarak kullandığı iş hanlarıydı. İstanbul, dünyanın en büyük iş ve ticaret merkeziydi. Esnaf loncalar halinde teşkilatlanmıştı. Esnafın iş kolları çok çeşitli olup, kalite ve temizlik esastı. İpek, pamuk, kıl ve yünden çeşitli kumaşlar dokunurdu. Ak alemli, Ankara sofu, Malatya sofu, abâyî, nefs-i halep, muhayyir, seranik, berek, boğası, kutnî, mukaddem, menevşeli, nakışlı, sali, çatma, binişlik, çakşırlık astar, kadife ve ibrişim dokumaları meşhurdu. Şap, demir, kurşun, gümüş madenleri işletilirdi. Osmanlı ihraç malları; ipek, ipekli kumaşlar, yün ve yünlü kumaşlar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapağı, tiftik yünü, mazı, halı, şaptı idi. İhracı yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silah, barut, kurşun, bakır, kükürt, sahtiyan ve gön (deri) olup dışarıya çıkarılmazdı. Çuha, sülyen,zeybak, bakır tel, sarı teneke, üstübec, kâğıt, cam, sırça, boya, iğne, boncuk, makas, ayna, kürk, balık dişi, ithal edilirdi. Osmanlı ticarî işlem yaptığı önemli ticaret ve iskele merkezlerinden, İstanbul, İzmir, Selanik, Avlonya, Draç, Payas, Trablusşam, Sayda, İskenderiye, Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanları ile İstanbul, Edirne, Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp, Manastır, Yanya, Bosna-Saray, Budin, Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Şam, Kahire, Bağdat ve Musul başlıca ticaret merkezleriydi. Yabancıların haberleşmesini sağlayan sâi enilen posta teşkilatı ve bunların başında sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilatı vardı. İhracat ve ithalat, zamana göre mevcut devletlerle yapılırdı. Bunlar; Ceneviz, Venedik, Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milano, Napoli, Katalonya (İspanya), Lehistan (Polonya), Roma, Rusya, İngiltere, Prusya, Avurturya, Almanya, İran ve Mısır Memlûkları idi. Devlet, tüccara ve üreticiye her bakımdan destek olurdu. Osmanlı iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu.
Toprak İdaresi: Osmanlılarda beş türlü toprak vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, çoğu öşürlü idi. Mülk plan toprak dört türlüydü. Birincisi, köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen yerlerdir. Bunlar mîrî toprakken devletin izniyle, millete satılmış yerlerdi. İkincisi, devletin izniyle millete satılan mîrî tarla ve çayırlardı. Buraların mahsulünden uşr verilirdi. Üçüncüsü uşrlu, dördüncüsü haraçlı topraklardı. Bu dört çeşit toprağı, sahibi, satabilir, vasiyet edebilir, varislerine miras hukukuna göre taksim olunurdu. Mîrî toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kira ile başkasına ektirebilirdi. Üç sene üst üste boş bırakılan toprak başkasına verilirdi. Kiracı, mîrî toprağa izinsiz ağaç, asma, vb. dikemezdi. İzinsiz bina yapamaz ve mezarlık haline getiremezdi. Kiralayan kişi ölünce, toprağın, varisine verilmesi âdet haline gelmişti. 2) Mîrî topraklar. Ülkenin çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu, millete satıldı, öşürlü oldu. 3) Vakıf toprakları olup, öşürlü idi. 4) Umuma terk edilen meydanlar, çayır ve benzeri yerlerdir. 5) Beyt-ül-malın (hazinenin) ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip ürün alan Müslüman ahali , öşür verirdi. Öşürlü veya haraçlı toprağın sahibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa, bu toprak hazinenin olurdu.
Osmanlılarda fetih veya sulh yoluyla hakim oldukları yeni ülkelerin arazisini tespit etmek için tahrir yapılırdı. Tahrir, nüfus ve arazinin genel olarak deftere kaydedilmesine denirdi. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman, 'muharrir-i memleket' veya kısaca muharrir denen memur ve yardımcıları görevlendirilirdi. Arazi; padişahlara mahsus hâslar, vezirlere ve sancakbeylerine mahsus hâslar, zeâmet ve timarlar, padişahlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar, mülkler olarak çeşitli türlere ayrılırdı. Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak, buralarda oturan vergi mükelleflerini, künyelerini, içlerinde ödemeyecekler varsa, hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını kaydederdi. Ayrıca topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları, ihtiyarları, sakatları, zanaat sahiplerini ve ilmiyeye dahil olanları tespit ederdi. Sonra her köyün merası, kışlağı, yaylağı, korusu, ormanı, çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla, buğday, arpa, mısır, nohut, ceviz, üzüm,bal, sebze, meyve, pirinç gibi ürünlerin yılık miktarlarıyla, verilmesi gereken vergi belirlenirdi. Bütün bu bilgilerin toplandığı deftere 'mufassal' denirdi. Mufassal defterdeki bilgilere göre; idarî teşkilatla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren icmal defterleri çıkarılırdı. Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler, tapu hükmündeydi. Bu tahrirler; günümüzde de, Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı toprakları için değerini korumakta, hudut ve arazi meselelerinin halline yaramaktadır. Osmanlı Devletinin toprak idaresini ve sisteminin uygulamasını, devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir.
Sosyal Hayat: Osmanlılarda sınıfsız toplum hayatı vardı. Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi, âzad edilip hürriyete kavuşarak, devlet kademelerinde görev alabilirdi. Kölelikten yetişme veya köle çocuğu pek çok devlet adamı, yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetişme sadrazamlar da vardı. Bunlardan Koca Yusuf Paşa, Yusuf Ziyaeddin Paşa, İbrahim Edhem Paşa, Reşid Mehmet Paşa, Hurşid Ahmed Paşa, Şahin Ali Paşa, Silahtar Süleyman Paşa, Siyavuş Paşa gibi sadrazamlar, kölelikten yetişerek, devlet kademelerinde yükselen şahsiyetlerdir. Köylü hür olup, serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk, üretici durumundaydı. Şehirlerde esnaf, imalatçı, sanatkâr, idareci ve ilmiye teşkilatı mensupları otururlardı. Askerliği Müslüman halk yapardı.Bütün ülke halkı Osmanlılık bilinci taşır, milliyet ayrımı yapılmazdı. Gayrimüslimler askerlik yapmayıp, erkekleri cizye verirlerdi. Müslümanların temsilcisi halifeydi ve 1516 tarihinden itibaren Osmanlı padişahları bu sıfatı da taşımışlardır. Hıristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul'dadır. Ermeni patrikliği de İstanbul'da olup, merkezleri de Osmanlı hakimiyetindeki Revan (Erivan) idi. Osmanlı topraklarında Katolikler de bulunmakla birlikte, merkezleri Vatikan'dı. Museviliğin doğuş yeri ve merkezi, Osmanlı toprağı idi. Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlılar himaye ediyordu. Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar (Rum, Ermeni, Yahudi, Gürcü, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen, vs.) kendi din ve dillerinde mabed, okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahiptiler. Türk olmayan Müslümanlar, devlet kadrosunda ve orduda görev alırdı, fakat gayrimüslimler, Tanzimat'ın ilanına kadar bu hakka sahip değildi. Bu tarihten (1838) sonra, devlet memuru olma ve orduya girme hakkı kazanmışlarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silah altına alınmamışlardır. Serbest meslekle uğraşırlardı. Gayrimüslimler tarafından işlenen hırsızlık, yol kesme, gasp, soygun, adam öldürme, devlet makamına zarar verme, İslam dinine karşı hareketler, devlet tarafından konulan yasaklara uymama, casusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe, bunun dışındakiler ise kendi kilise ve havralarında bakılırdı.
Sosyal Müesseseler: Bunlar herkesin faydalanabildiği, çoğu hayır kurumlarıdır. İmaret, kalenderhane, kervansaray, han, tabhane, dârüşşifa denen hastane, kütüphane, çeşme, sebil, köprü ve ayrıca hayır için cami, mescit, mektep, medrese, tekke, zaviye yaptırılarak halk yararına vakfedilmiştir. Bu kurumların ihtiyaçlarının karşılanması, bakımı ve devamı için muazzam geliri olan vakıfları da kurulurdu. İmaret; medrese talebelerine, fakirlere ve her isteyene bedava yiyecek dağıtmak üzere kurulan aşevleriydi. Padişah, sadrazam, vezir, beylerbeyi ve diğer devlet adamları ve eşleri ile hayırsever zenginlerin yaptırdığı pek çok imaret, aslî veya başka gayelerle hâlâ kullanılmaktadır. Kalenderhane; şehirlere gelen yabancıların, seyyahların ücretsiz kalıp yemek yedikleri yerdir. Han ve Kervansaray; yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konakladıkları ve hayvanlarının barındığı binalardır. Yolcular; milliyet, din, dil, inanç ayırımı yapılmaksızın, üç gün ücret ödemeden kalabilirdi. Han ve kervansaraylar, emniyetli ve sağlıklı yerler olup, muhafızı ve reviri vardı. Tabhane; fakirlerin barındığı hayır eseridir. Tabhanelerin yiyeceği, imaretlerden karşılanırdı. Darüşşifa; hastaların tedavi edildiği hastane ve tıp mezunlarının pratik ve tatbikat yaptıkları tıp fakültesi mahiyetindedir. Bu tedavilerin yapıldığı, bulaşıcı hastalıklar, akıl ve kadın hastalıkları için ayrı bölümler vardı. Osmanlı başkentlerinden Bursa, Edirne, İstanbul ve diğer şehirlerde muazzam darüşşifalar yapıldı. Bursa dârüt-tıbbı, Edirne Cüzzamhanesi, Fatih Darüşşifası, Edirne Bîmaristanı, Üsküdar Cüzzamhanesi, Süleymaniye Darüşşifası ve Darüt-tıbbı, Toptaşı Bîmarhanesi, Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi, Gülhane Hastanesi, Gümüşsuyu Hastanesi, Zeynepkâmil Hastanesi gibi daha pek çok hastane yapıldı. Kütüphane: Padişah, sadrazam, vezir ve diğer devlet adamları, onbinlerce kıymetli ve nadide eserin toplandığı kütüphaneler yaptırdılar Külliyeler içinde, Fatih, Süleymaniye, Selimiye, Topkapı Sarayında Üçüncü Ahmed, Ayasofya, Nur-u Osmaniye, Köprülü, Mahmutpaşa, Bayezid, Şemsi Paşa, Ragıp Paşa, Hüsrev Paşa, Âtıf Efendi kütüphaneleri meşhurlarındandır.
Eğitim ve Öğretim: Her seviyede eğitim ve öğretim yapılırdı. Sıbyan mekteplerinden üniversite mahiyetindeki dârülfünun ve medrese ile medrese-i mütehassısîn denilen ihtisas kurumlarına kadar teşkilatlıydı. Devletin bütün memlekete şamil eğitim ve öğretim kurumlarının yanısıra, gayrimüslim ve bazı yabancıların da okulları vardı. Rum, Ermeni, Yahudi, Fransız, İtalyan, Avusturyalı, Amerikan, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Süryani, Musevî gibi azınlıkların, çeşitli dil, din ve yabancıların, başta İstanbul olmak üzere Selanik, İzmir ve diğer merkezlerde okulları vardı. Okulların kitap ve araç-gereçleri ülke içinde hazırlanıp imal edildiği gibi, dışarıdan getirilip tercüme de edilirdi. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın olmakla birlikte, II. Abdülhamid Han (1876-1909) zamanında daha artıp, mükemmelleşti. Ülkenin her köşesine aynı şekil ve değerde liseler yaptırdı. Bunların bazıları hâlâ sağlam olup, eğitim-öğretim seviyesi bakımından Türkiye'nin en tanınan liselerindendir.
Edebiyat: Yedi yüz yıla yakın ayakta kalan ve uzun süre dünyanın en büyük devleti olan Osmanlı Devleti; pek çok şâir ve edebiyatçı yetiştirdi. Dünyanın en verimli lisanlarından olan Osmanlıca yazı ve dilini geliştirdi. Yazma ve basma, pek çoğu Türkiye kütüphane ve arşivlerinde olmak üzere, dünyanın her tarafında pek çok Osmanlıca eser vardır.
Güzel Sanatlar: Mîmarî, çinicilik, minyatür, hat gibi sahalarda muhteşem ve nadide eserler verildi. Mimarlık sahasında, kendine has, estetik açıdan mükemmel sanat eserleri yapıldı. Bunu sivil, askerî, dinî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin her yanında görmek mümkündür.
Ahlâk: Ülkede herkes ahlâk kurallarına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, Osmanlılık şuuru, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsamaha (hoşgörü), tevekkül, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi gibi ahlâk ölçülerine uyulurdu. Bu sayede uzun bir emniyet ve huzur dönemi yaşandı. Bu ahlâkı gören, devrin sefir (elçi) ve seyyahları, yazdıkları kitaplarda bundan gıpta ile söz etmekte ve okuyanları imrendirmektedirler. Edmondo de Amicis, Constantinople (İstanbul) 1883 adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Paşasından sokak satıcısına kadar, istisnasız her Türk'te vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile, aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en kibar ve nâzik toplumudur. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için, küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur... Fuhuşla ilgili en küçük bir tezahüre tanık olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla meşgul etmek, ayıp sayılır."
Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri, 1912'de de Osmanlı Devletinde kuruldu.
Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten, 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve daimî ordu teşkilatı kuruldu. Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu. Piyadeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi, silahtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup, timar sahipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilatı; yurtiçi, geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilatı; belderanlar, cerahorlar,derbendciler, martaloslar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise, azaplar, gönüllü ve beşlilerden oluşurdu. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü gücü olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçmiştir.
Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit'teki gemi inşa tezgâhları, Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu, Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) Haliç, Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827'de donanma, buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca,şayka,firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanmanın başı, 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu tarihten sonra da bahriye nazırı unvanını taşıdı. Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle, Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e hakim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 tarihinde, müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.
Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra ise maliye nazırı ve teşkilatı bakardı. Defterdar, Divan-ı hümayun yani bakanlar kurulu üyesiydi. Başdefterdar, padişahın malî işlerde vekilidir. Başdefterdarın, şıkk-ı sanî ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı vardı. Önceleri tek olan defterdar sayısı, devletin genişlemesiyle birlikte arttı.
İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar, öşür), haraç ve cizyedir. Halkın öşür dediği uşr, toprak mahsullerinden alınan onda bir nispetindeki zekâttı. Uşr, dört çeşit zekât malından, toprak ürünleri zekâtı ile hayvan zekâtına ve "âşir" denilen zekât memurlarının ithalatçı tüccardan topladığı zekâta denirdi. Emval-i batına denilen diğer zekât mallarının zekâtını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi. Bu bakımdan uşr ve zekât ibadet olup, diğer vergiler gibi bir vergi değildir.
Haraç; zor ile alınıp da, gayr-i müslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (anlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, üçte bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir. Cizye ise, ehl-i kitap (Hıristiyan ve Yahudi) gayr-i müslim erkeklerden alınırdı.
Örfî vergilere avârız vergileri de denirdi. Bunlar tekâlif-i divaniye ile ihtisap, ağnam, yâva, madenler, otlak ve kışlak resimleridir. Tekâlif-i divaniye, devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynî veya para olarak; avârız akçesi, nüzul bedeli, sürsat bedeli, kürekçi bedeli gibi çeşitleri vardı. Mülk olup vergiye tâbi olan toprakların çoğu öşürlü, çok azı haraçlı idi. Memleket topraklarının çoğu mîrî idi. Önceleri kiraya verilen mîrî toprakların çoğu, sonradan vatandaşa satılarak veya vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir. Vakıf topraklarından da uşur alınırdı. Mîrî toprağın kiraları asker ve subayların olurdu. Bunlara dirlik denirdi. Askerin toprağına timar, subayın toprağına zeâmet, general düzeyindeki kişilerin toprağına has denirdi. Bunların yıllık gelirleri ise yaklaşık şöyleydi: Timar, 3000-20.000 akçe arası; zeâmet, 20.000-100.000 akçe arası; has, 100.000 akçeden fazla. Osmanlı parasına akçe denirdi. Osmanlılarda sikke, mangır, metelik, kuruş, pul, para gibi para birimleri kullanılmıştır. Belirli bir miktar para anlamında ise kese tabiri kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde gelirler; merkeze gönderilenler, eyaletlerde bırakılan mahallî belde gelirleri olarak sınıflandırılabilir. Olağandışı gelirlerden olan ganîmet de varsa da devamlı değildir. Devlet, aldığı vergilerle; vatandaşın canını, malını, şerefini, hakkını, vicdan hürriyetini, ticaret hürriyetini korumakta, millî savunma ve asâyişi sağlamaktaydı. Pek çok dinî, sosyal, bayındırlık ve eserleri çok iyi işleyen vakıf kurumunca yapılıp, bu hususlarda devlet bütçesine çok büyük katkıda bulunuyorlardı.
İktisadî Hayat, Sanayi ve Ticaret: Bunlar, devlet ve özel sektörce yapılırdı. Genellikle, önemli ve büyük işletmeler devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler, özel sektörce yürütülürdü. Devlet sektörü; millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarını karşılardı. Silah sanayii ve harp malzeme ve levazımatı devletçe yapılırdı. Harp gemileri devlet tersanelerinde yapılmasına rağmen, özel sektörce işletilen tersaneler de vardı. İhracat malları, özel sektörce üretilirdi. Osmanlı silah sanayii çok ileri olmasına rağmen, ihracatı yasaktı. Üstün teknik ve ateş gücü ile kaliteli malzemeden üretilen Osmanlı silahlarına sahip olmak, Avrupalıların meraklarından olup, çeşitli yollardan sağlananlar da, çok fahiş fiyatlarla alınırdı. Ticaret; kara ve deniz yoluyla yapılırdı. Kara ticareti kervan ve kafilelerle, deniz ticareti de ticaret filolarıyla gerçekleştirilirdi. Osmanlı karayolları, dünyanın en bakımlı yolları olup, granit taş döşeliydi. Granit yollar, ordu, kervan ve yayaların geçmesi içindi. Sürüler, granit yolun iki tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi. Tesviye edilmiş toprak yollar da vardı. 19. yüzyıldan itibaren de pek çok demiryolu döşendi. Tüccar, devletin himayesinde olup, serbest, huzur ve emniyet içerisinde hareket ederdi. Türk armatörlere ait ticaret filoları olup, bu armatörlerin gemileri, ticaret hanları ve çok büyük servetleri vardı. Şehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde kapalı çarşılar vardı. Bunların en iyi bilineni, halen kullanılan İstanbul kapalı çarşısıdır.
Ticaret hanları, toptancı tüccarın hem yazıhane, hem depo olarak kullandığı iş hanlarıydı. İstanbul, dünyanın en büyük iş ve ticaret merkeziydi. Esnaf loncalar halinde teşkilatlanmıştı. Esnafın iş kolları çok çeşitli olup, kalite ve temizlik esastı. İpek, pamuk, kıl ve yünden çeşitli kumaşlar dokunurdu. Ak alemli, Ankara sofu, Malatya sofu, abâyî, nefs-i halep, muhayyir, seranik, berek, boğası, kutnî, mukaddem, menevşeli, nakışlı, sali, çatma, binişlik, çakşırlık astar, kadife ve ibrişim dokumaları meşhurdu. Şap, demir, kurşun, gümüş madenleri işletilirdi. Osmanlı ihraç malları; ipek, ipekli kumaşlar, yün ve yünlü kumaşlar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapağı, tiftik yünü, mazı, halı, şaptı idi. İhracı yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silah, barut, kurşun, bakır, kükürt, sahtiyan ve gön (deri) olup dışarıya çıkarılmazdı. Çuha, sülyen,zeybak, bakır tel, sarı teneke, üstübec, kâğıt, cam, sırça, boya, iğne, boncuk, makas, ayna, kürk, balık dişi, ithal edilirdi. Osmanlı ticarî işlem yaptığı önemli ticaret ve iskele merkezlerinden, İstanbul, İzmir, Selanik, Avlonya, Draç, Payas, Trablusşam, Sayda, İskenderiye, Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanları ile İstanbul, Edirne, Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp, Manastır, Yanya, Bosna-Saray, Budin, Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Şam, Kahire, Bağdat ve Musul başlıca ticaret merkezleriydi. Yabancıların haberleşmesini sağlayan sâi enilen posta teşkilatı ve bunların başında sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilatı vardı. İhracat ve ithalat, zamana göre mevcut devletlerle yapılırdı. Bunlar; Ceneviz, Venedik, Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milano, Napoli, Katalonya (İspanya), Lehistan (Polonya), Roma, Rusya, İngiltere, Prusya, Avurturya, Almanya, İran ve Mısır Memlûkları idi. Devlet, tüccara ve üreticiye her bakımdan destek olurdu. Osmanlı iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu.
Toprak İdaresi: Osmanlılarda beş türlü toprak vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, çoğu öşürlü idi. Mülk plan toprak dört türlüydü. Birincisi, köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen yerlerdir. Bunlar mîrî toprakken devletin izniyle, millete satılmış yerlerdi. İkincisi, devletin izniyle millete satılan mîrî tarla ve çayırlardı. Buraların mahsulünden uşr verilirdi. Üçüncüsü uşrlu, dördüncüsü haraçlı topraklardı. Bu dört çeşit toprağı, sahibi, satabilir, vasiyet edebilir, varislerine miras hukukuna göre taksim olunurdu. Mîrî toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kira ile başkasına ektirebilirdi. Üç sene üst üste boş bırakılan toprak başkasına verilirdi. Kiracı, mîrî toprağa izinsiz ağaç, asma, vb. dikemezdi. İzinsiz bina yapamaz ve mezarlık haline getiremezdi. Kiralayan kişi ölünce, toprağın, varisine verilmesi âdet haline gelmişti. 2) Mîrî topraklar. Ülkenin çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu, millete satıldı, öşürlü oldu. 3) Vakıf toprakları olup, öşürlü idi. 4) Umuma terk edilen meydanlar, çayır ve benzeri yerlerdir. 5) Beyt-ül-malın (hazinenin) ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip ürün alan Müslüman ahali , öşür verirdi. Öşürlü veya haraçlı toprağın sahibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa, bu toprak hazinenin olurdu.
Osmanlılarda fetih veya sulh yoluyla hakim oldukları yeni ülkelerin arazisini tespit etmek için tahrir yapılırdı. Tahrir, nüfus ve arazinin genel olarak deftere kaydedilmesine denirdi. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman, 'muharrir-i memleket' veya kısaca muharrir denen memur ve yardımcıları görevlendirilirdi. Arazi; padişahlara mahsus hâslar, vezirlere ve sancakbeylerine mahsus hâslar, zeâmet ve timarlar, padişahlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar, mülkler olarak çeşitli türlere ayrılırdı. Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak, buralarda oturan vergi mükelleflerini, künyelerini, içlerinde ödemeyecekler varsa, hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını kaydederdi. Ayrıca topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları, ihtiyarları, sakatları, zanaat sahiplerini ve ilmiyeye dahil olanları tespit ederdi. Sonra her köyün merası, kışlağı, yaylağı, korusu, ormanı, çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla, buğday, arpa, mısır, nohut, ceviz, üzüm,bal, sebze, meyve, pirinç gibi ürünlerin yılık miktarlarıyla, verilmesi gereken vergi belirlenirdi. Bütün bu bilgilerin toplandığı deftere 'mufassal' denirdi. Mufassal defterdeki bilgilere göre; idarî teşkilatla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren icmal defterleri çıkarılırdı. Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler, tapu hükmündeydi. Bu tahrirler; günümüzde de, Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı toprakları için değerini korumakta, hudut ve arazi meselelerinin halline yaramaktadır. Osmanlı Devletinin toprak idaresini ve sisteminin uygulamasını, devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir.
Sosyal Hayat: Osmanlılarda sınıfsız toplum hayatı vardı. Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi, âzad edilip hürriyete kavuşarak, devlet kademelerinde görev alabilirdi. Kölelikten yetişme veya köle çocuğu pek çok devlet adamı, yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetişme sadrazamlar da vardı. Bunlardan Koca Yusuf Paşa, Yusuf Ziyaeddin Paşa, İbrahim Edhem Paşa, Reşid Mehmet Paşa, Hurşid Ahmed Paşa, Şahin Ali Paşa, Silahtar Süleyman Paşa, Siyavuş Paşa gibi sadrazamlar, kölelikten yetişerek, devlet kademelerinde yükselen şahsiyetlerdir. Köylü hür olup, serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk, üretici durumundaydı. Şehirlerde esnaf, imalatçı, sanatkâr, idareci ve ilmiye teşkilatı mensupları otururlardı. Askerliği Müslüman halk yapardı.Bütün ülke halkı Osmanlılık bilinci taşır, milliyet ayrımı yapılmazdı. Gayrimüslimler askerlik yapmayıp, erkekleri cizye verirlerdi. Müslümanların temsilcisi halifeydi ve 1516 tarihinden itibaren Osmanlı padişahları bu sıfatı da taşımışlardır. Hıristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul'dadır. Ermeni patrikliği de İstanbul'da olup, merkezleri de Osmanlı hakimiyetindeki Revan (Erivan) idi. Osmanlı topraklarında Katolikler de bulunmakla birlikte, merkezleri Vatikan'dı. Museviliğin doğuş yeri ve merkezi, Osmanlı toprağı idi. Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlılar himaye ediyordu. Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar (Rum, Ermeni, Yahudi, Gürcü, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen, vs.) kendi din ve dillerinde mabed, okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahiptiler. Türk olmayan Müslümanlar, devlet kadrosunda ve orduda görev alırdı, fakat gayrimüslimler, Tanzimat'ın ilanına kadar bu hakka sahip değildi. Bu tarihten (1838) sonra, devlet memuru olma ve orduya girme hakkı kazanmışlarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silah altına alınmamışlardır. Serbest meslekle uğraşırlardı. Gayrimüslimler tarafından işlenen hırsızlık, yol kesme, gasp, soygun, adam öldürme, devlet makamına zarar verme, İslam dinine karşı hareketler, devlet tarafından konulan yasaklara uymama, casusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe, bunun dışındakiler ise kendi kilise ve havralarında bakılırdı.
Sosyal Müesseseler: Bunlar herkesin faydalanabildiği, çoğu hayır kurumlarıdır. İmaret, kalenderhane, kervansaray, han, tabhane, dârüşşifa denen hastane, kütüphane, çeşme, sebil, köprü ve ayrıca hayır için cami, mescit, mektep, medrese, tekke, zaviye yaptırılarak halk yararına vakfedilmiştir. Bu kurumların ihtiyaçlarının karşılanması, bakımı ve devamı için muazzam geliri olan vakıfları da kurulurdu. İmaret; medrese talebelerine, fakirlere ve her isteyene bedava yiyecek dağıtmak üzere kurulan aşevleriydi. Padişah, sadrazam, vezir, beylerbeyi ve diğer devlet adamları ve eşleri ile hayırsever zenginlerin yaptırdığı pek çok imaret, aslî veya başka gayelerle hâlâ kullanılmaktadır. Kalenderhane; şehirlere gelen yabancıların, seyyahların ücretsiz kalıp yemek yedikleri yerdir. Han ve Kervansaray; yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konakladıkları ve hayvanlarının barındığı binalardır. Yolcular; milliyet, din, dil, inanç ayırımı yapılmaksızın, üç gün ücret ödemeden kalabilirdi. Han ve kervansaraylar, emniyetli ve sağlıklı yerler olup, muhafızı ve reviri vardı. Tabhane; fakirlerin barındığı hayır eseridir. Tabhanelerin yiyeceği, imaretlerden karşılanırdı. Darüşşifa; hastaların tedavi edildiği hastane ve tıp mezunlarının pratik ve tatbikat yaptıkları tıp fakültesi mahiyetindedir. Bu tedavilerin yapıldığı, bulaşıcı hastalıklar, akıl ve kadın hastalıkları için ayrı bölümler vardı. Osmanlı başkentlerinden Bursa, Edirne, İstanbul ve diğer şehirlerde muazzam darüşşifalar yapıldı. Bursa dârüt-tıbbı, Edirne Cüzzamhanesi, Fatih Darüşşifası, Edirne Bîmaristanı, Üsküdar Cüzzamhanesi, Süleymaniye Darüşşifası ve Darüt-tıbbı, Toptaşı Bîmarhanesi, Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi, Gülhane Hastanesi, Gümüşsuyu Hastanesi, Zeynepkâmil Hastanesi gibi daha pek çok hastane yapıldı. Kütüphane: Padişah, sadrazam, vezir ve diğer devlet adamları, onbinlerce kıymetli ve nadide eserin toplandığı kütüphaneler yaptırdılar Külliyeler içinde, Fatih, Süleymaniye, Selimiye, Topkapı Sarayında Üçüncü Ahmed, Ayasofya, Nur-u Osmaniye, Köprülü, Mahmutpaşa, Bayezid, Şemsi Paşa, Ragıp Paşa, Hüsrev Paşa, Âtıf Efendi kütüphaneleri meşhurlarındandır.
Eğitim ve Öğretim: Her seviyede eğitim ve öğretim yapılırdı. Sıbyan mekteplerinden üniversite mahiyetindeki dârülfünun ve medrese ile medrese-i mütehassısîn denilen ihtisas kurumlarına kadar teşkilatlıydı. Devletin bütün memlekete şamil eğitim ve öğretim kurumlarının yanısıra, gayrimüslim ve bazı yabancıların da okulları vardı. Rum, Ermeni, Yahudi, Fransız, İtalyan, Avusturyalı, Amerikan, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Süryani, Musevî gibi azınlıkların, çeşitli dil, din ve yabancıların, başta İstanbul olmak üzere Selanik, İzmir ve diğer merkezlerde okulları vardı. Okulların kitap ve araç-gereçleri ülke içinde hazırlanıp imal edildiği gibi, dışarıdan getirilip tercüme de edilirdi. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın olmakla birlikte, II. Abdülhamid Han (1876-1909) zamanında daha artıp, mükemmelleşti. Ülkenin her köşesine aynı şekil ve değerde liseler yaptırdı. Bunların bazıları hâlâ sağlam olup, eğitim-öğretim seviyesi bakımından Türkiye'nin en tanınan liselerindendir.
Edebiyat: Yedi yüz yıla yakın ayakta kalan ve uzun süre dünyanın en büyük devleti olan Osmanlı Devleti; pek çok şâir ve edebiyatçı yetiştirdi. Dünyanın en verimli lisanlarından olan Osmanlıca yazı ve dilini geliştirdi. Yazma ve basma, pek çoğu Türkiye kütüphane ve arşivlerinde olmak üzere, dünyanın her tarafında pek çok Osmanlıca eser vardır.
Güzel Sanatlar: Mîmarî, çinicilik, minyatür, hat gibi sahalarda muhteşem ve nadide eserler verildi. Mimarlık sahasında, kendine has, estetik açıdan mükemmel sanat eserleri yapıldı. Bunu sivil, askerî, dinî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin her yanında görmek mümkündür.
Ahlâk: Ülkede herkes ahlâk kurallarına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, Osmanlılık şuuru, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsamaha (hoşgörü), tevekkül, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi gibi ahlâk ölçülerine uyulurdu. Bu sayede uzun bir emniyet ve huzur dönemi yaşandı. Bu ahlâkı gören, devrin sefir (elçi) ve seyyahları, yazdıkları kitaplarda bundan gıpta ile söz etmekte ve okuyanları imrendirmektedirler. Edmondo de Amicis, Constantinople (İstanbul) 1883 adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Paşasından sokak satıcısına kadar, istisnasız her Türk'te vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile, aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en kibar ve nâzik toplumudur. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için, küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur... Fuhuşla ilgili en küçük bir tezahüre tanık olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla meşgul etmek, ayıp sayılır."
Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet-I
| Devlet teşkilatı, merkez ve eyalet olmak üzere ikiye ayrılırdı. Merkez Teşkilatı: Merkeziyetçi idareye sahip Osmanlı Devletinin başı; padişah, sultan, hünkâr, han, hakan da denilen hükümdardı. Padişah, bütün ülkenin hakimi, idarecisiydi. Görev ve yetkileri, devlet teşkilatında, müesseseler ve yüksek kademeli memurlar tarafından da paylaşılırdı. Sadrazam ve Divan-ı Hümayun'un diğer üyeleri, padişahın en büyük yardımcılarıydı. Divan, bakanlar kurulu; sadrazam da başbakan mahiyetindeydi. Dîvanda, devletin birinci derecede önemli mülkî, idarî, malî, siyasî, askerî meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı. Divan, padişah adına sadrazam, kubbe vezirleri, kazaskerler, nişancı ve defterdarlardan oluşurdu. 19. yüzyılda Osmanlı kabinesi; sadrazam (başbakan), sadaret kethüdalığı (İçişleri Bakanlığı), reisülküttaplık (dışişleri bakanlığı), defterdarlık (maliye bakanlığı), çavuşbaşılık, yeniçeri ağalığı, 1826'da seraskerlik (millî savunma bakanlığı) kaptan-ı deryalık (deniz kuvvetleri komutanlığı) makamında bulunan kişilerden meydana gelirdi. Dîvan kararlarını içeren defterler, Topkapı Sarayında arşiv mahiyetindeki Defterhanede muhafaza edilirdi. Eyalet Teşkilatı: Devlet teşkilatında en büyük idarî bölüm eyaletlerdi. Eyaletler; sancak, kaza ve nahiyelere bölünmüştü. Eyaleti beylerbeyi, sancağı sancakbeyi yönetirdi. Eyaletler gelir bakımından salyaneli ve salyanesiz (yıllıklı ve yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Eyaletlerin merkez teşkilatına benzer bir idare tarzı vardı. Şehirler, kadı tarafından idare edilir, emniyet, subaşı tarafından sağlanırdı. Siyasi ve Hukukî İdare: Osmanlı Devletinde esas itibariyle İslam Hukuku uygulanırdı. İslâm hukukunda açıkça belli olmayan konular, bu hukukun ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla, şeyhülislâmların fetvaları ve kanun ve kanunnameler şeklinde düzenlenirdi. Yasama yetkisi padişahındı ve padişah adına yapılırdı. Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu. Ceza hukuku ve diğer sahalarda sultanî hukuk da denilen örfî hukuk uygulanmaktaydı. Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idare, maliye, ceza ve benzeri konularla ilgili alanlarda padişahın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kanunnameler vardı. Osmanlı Devletinde ilk kanunname, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481), ikinci kanunname ise Kanunî Sultan Süleyman tarafından çıkarıldı. Bu kanunnamelerde, saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır. Büyük ve uzun ömürlü devletler, üstün adaletle ayakta dururlar. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de, ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine mahsus özellikleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı haklar, daha doğru bir ifadeyle, diğer dinlerin işlerine, ibadetlerine ve âdetlerine karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adaleti, dünya milletlerine örnek olmuş, yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından halâ yakalanamamıştır. Bu sebepledir ki, F. Dowey'in dediği gibi "Onaltıncı yüzyılda bir çok Hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkesine gelip yerleşiyorlardı." F. Babinger ise "Osmanlı ülkesinde herkes kendi halinde, bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dinî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı" demektedir. Osmanlılarda bir ücret karşılığı vazife gören devlet memurları vardı. Bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar, köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler verdi. Bunlara reâya denirdi. Vergi vermesi, nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü, devlet için halkın ve tebaanın esas kesimi sayılıyordu. Üretici güç, büyük ölçüde köylülerin elindedir. Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir. Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu, daha çok tarım, hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı. Bunlardan zanaat sahibi olan veya olmak isteyenler, şehir ve kasabalara gidip, kendileri için elverişli olan işlere girerlerdi. Kabiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi. Osmanlı Devletinde kuruluşundan itibaren, devlet idaresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp uygulandı. Eyalet yöneticileri padişahın yürütme yetkisini, kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi. Osmanlılar, bu iki kuvvet ayırımını, âdil bir devlet idaresi için esas kabul ederlerdi. Saray Teşkilatı: Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra, saray teşkilatı da diğer kurumlar gibi gelişme gösterdi. Bursa ve Edirne saraylarından sonra, İstanbul'un fethi üzerine, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının olduğu yerde, Fatih Sultan Mehmed tarafından, Saray-ı Atîk denilen eski saray kuruldu. Daha sonra yine Fatih tarafından, Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı. Bu saraylar padişahların hem ikamet ettikleri yer ve hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dairesiydi. Osmanlı Devletinde saray teşkilatı üç kısımdan meydana gelmekteydi: 1)Bîrun denilen dış bölüm, 2)Enderûn denilen iç kısım, 3) Harem-i hümayun. Sarayın Bîrûn adı verilen kısmı sarayın dışı, yani Babüs'saâde haricindeki teşkilatıdır. Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birûn ağaları denilen kişiler, sarayın hem harem, hem de Enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup, görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birûn teşkilatına âit bütün tayinler, sadrazam tarafından yapılırdı. Enderûn: Sarayın bu bölümü, yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir okul ve eğitim yeriydi. Padişahlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sadık bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idaresini bunların eline vermiştir. Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk ailelerin yanında büyük bir itina ile yetiştirilirlerdi. Dinî bilgileri ve Türkçe'yi öğrenirler, daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyakat ve yeteneklerine göre saray dışındaki çeşitli devlet işlerine tayin edilirlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için, her koğuşta lala tabir edilen hocalar vardı. Osmanlı sarayı, hem devletin en yüksek idare organı, hem de en yüksek yöneticilerini yetiştiren bir müessese idi. Sarayın kendine mahsus usul ve erkânı vardı. Harem-i hümayun: Padişahın aile efradının; padişah kadınlarının, padişahın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhasiplerinin oturduğu yerdi. Yerleşim olarak valide sultanın dairesi, şehzadeler mektebi, padişahların yatak odaları, cariyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; valide sultan, başkadın efendi, padişah kızları, gedikli kadın ve hizmetçiler (cariye) bulunurdu. Osmanlı sarayının harem bölümü, hanedan mensuplarının özel aile hayatlarını yaşadıkları yerdi. Devletin bütün kurumları ve cemiyet hayatında olduğu gibi, buradaki günlük hayat da, İslâmî esaslara, Türk örf ve an'anesine titizlikle riayet edilerek yürütülürdü. Haremde bulunanlar, küçük yaştan itibaren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir, saraya has âdab ve terbiyeye uymalarına özen gösterilirdi. |
Subscribe to:
Posts (Atom)