Kanunname-i Osmani veya Kanun-ı Kadim olarak da bilinmektedir. Osmanlı Devleti'nde cezalandırma, yönetim ve maliye alanlarında şer'i hukuka uygun olmak koşuluyla padişahın koyduğu yasadır.
Kanunları geniş bir şekilde inceleyen Osmanlı hukukçuları, kavanin-i şeriyeyle (dinsel yasalar) kavanin-i örfiyeyi (töresel yasalar) birbirinden ayırmışlardır. Kamu ve özel hukuku ilgilendiren töresel kaynaklı yasaların en önemli örnekleri Fatih Kanunamesi ve Sultan Süleyman Kanunnamesi'dir. Bu düzenlemeler hükümdarın mutlak töresel yetkilerinden kaynaklanan hükümleri içerdikleri için, yasayı çıkaran hükümdarın adıyla anılmıştır.
Fatih Kanunnamesi'nden sonra Sultan II. Bayezid döneminde (1481-1512) şer-i vergilendirme ilkeleri ile tımar işlemlerinin yasallaştırıldığı Kanunname-i Sultani Ber Muceb-i Örf-i Osmani adlı kapsamlı bir yasa derlemeleri yapıldı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise kanunname çalışmaları kapsamlı ve sistemli bir hale getirildi. Böylece Divan-ı Hümayun'un ve eyaletlerin yürürlükte olan sistemlerinde ayrıntılı düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemeler, Tımarlı sipahilerin hak ve sorumluluklarından pazar düzenine, kılık kıyafet zorunluluklarına kadar bir çok alandaki değişiklikleri kapsıyordu. Yeni fethedilen ülkeler ve bölgeler için de o bölgeye ait yeni kanunnameler hazırlanıyordu. Bölge kanunnameleri birbirinde oldukça farklıydı. Bu nedenle ükle içinde yer değiştiren yükümlü, yerleştiği yerin kanunnamesinin yükümlülüğüne girer, eski yükümlülüğünden kurtulurdu. Ayrıca Müslümanlar ve gayri müslimler için de kanunnamelerde farklı düzenlemeler vardı.
17. yüzyılda Osmanlı Kanunnameleriyle ilgili ilk önemli çalışma Hazerfen Hüseyin Efendi tarafından hazırlanan Osmanlı kanunnamelerinin özet ve yorumlarının yer aldığı Telhisü'l-Beyan fi Kananin-i Al-i Osman'dır.
Showing posts with label Kanuni. Show all posts
Showing posts with label Kanuni. Show all posts
Wednesday, March 21, 2007
Sunday, March 11, 2007
Avrupalıların Gözünde Truvalılar ve Türkler
Rönesans devrinde geniş kitlelere yönelik Osmanlı/Türk karşıtı oldukça büyük bir literatürün oluştuğu biliniyor. Bu literatürde Osmanlılar/Türkler Hıristiyan dünyayı tehdit eden büyük bir tehlike olarak tasvir edilmekteydi. Siz bu literatürün yanı başında, esas olarak seçkinlere hitap eden ve Türkleri kâh Truvalılarla kâh Romalılarla ilişkilendiren bir edebiyata dikkat çekiyorsunuz. Bu iki literatür nasıl oldu da bir arada varolabildi? Bunların ve özellikle de ikincisinin kapsam, içerik ve hedeflerinden bahsedebilir misiniz?
Avrupalıların Türk olarak tanıdığı Osmanlıların, 16. yüzyılda Hıristiyan Avrupa için ciddi bir tehlike oluşturdukları bir gerçektir. Aslında, bugünkü Avusturya topraklarına ve Venedik yakınlarına akınlar yapan, İtalya'nın güneyinde Otranto'yu fetheden, Korsika'ya, Balear Adaları'na, Nice kentine asker çıkaran Osmanlı ordusu ve donanmasına karşı bir propagandaya girişilmesi olağandır. Matbaanın icadından 16. yüzyılın sonuna kadar bu konuda, çoğu tek ya da birkaç sayfalık broşürler olmak üzere binlerce yayın yapılmıştır. Bunların amacı kamuoyu oluşturmak, Avrupalıları Türklere karşı yüreklendirmek ve aynı zamanda Türklerin etkisinden kurtarmaktır. Çünkü unutmayalım ki bu dönemlerde Osmanlı topraklarından batıya doğru göç edenlerden çok daha fazla insan, Avrupa'dan Osmanlı'ya akmış ve bu akış da yalnızca zorunluluk dolayısıyla olmamıştır. Bu göç Yahudilerle sınırlı kalmamış, çok sayıda Hıristiyan da daha fazla iş ve servet olanağı sunan Osmanlı tarafına geçmiş ve bunların bir bölümü de Müslüman olmuştur. Örneğin Osmanlı ordusu, 1526'da, Mohaç savaşı ve Macaristan Krallığı'nın yıkılması ile sonuçlanan sefere hazırlanırken, Venedik ajanlarının gönderdikleri raporlar çok karamsardır. Bunlardan biri: "Böyle giderse sonunda hepimiz Türk (yani Müslüman) olacağız" diye yazar ve ekler "Burada genç kızın tanesi birkaç akçeye satılır", yani her şey o denli kötü değildir! Esasında Türk karşıtı Avrupa literatüründe çoğu zaman, ötekinin cazibesine kapılma endişesi sezilir.
Seçkinler, karar vericiler ise, duygulara ve özellikle dine hitap eden bu yayınların dışında Türklerin başarılarının nedenlerini anlamaya ve buna karşı önlem almaya çalışıyordu. Bunlara, Osmanlı devletinin tarihi, kaynakları ve yönetim sistemi konusunda bilgiler gerekliydi. Sonuç olarak Rönesans boyunca seçkinler için ayrı, halk için ayrı iki tür Türk literatürü oluşur. Bunun en iyi örneği "Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?" başlıklı yazıda sözünü ettiğim Francesco Sansovino'dur. 1571'de, yeni bir Osmanlı-Venedik savaşının ortasında, Kıbrıs'ın alınmasından birkaç ay sonra ve İnebahtı deniz savaşından birkaç ay önce, yayımlamış olduğu Annali Turcheschi'de Türkleri Romalıların mirasçısı ilan eden yazar, aynı yıl içinde Türklere karşı savaşan Venedik askerini yüreklendirmek için iki de broşür basar ve popüler anti-Türk literatürünün iki ana temasını işler. Birincisi "exhortatio" (teşvik, yüreklendirme) türündendir, "prophetia" (kehanet) türünden olan ikincisi ise Türklerin yakın yenilgisine işaret eden "haber"lerden söz eder. Burada Sansovino, "İskit ülkesinin dibindeki mağaralardan çıkmış olan Türkler, ancak Doğu halklarının korkaklığından, Rum imparatorlarının anlaşmazlıklarından ve Batı Hıristiyanlarının kavgalarından, yani kendi yanlışlarımızdan dolayı büyümüşlerdir" diye yazar. Görüldüğü gibi, burada Romalılara ya da Truvalılara atıf yoktur ve dönemin yazarlarının Türklerin kökenini gayet iyi bildikleri de açıktır. Dolayısıyla Rönesans aydınları arasında "Türk dostu" ya da "Türk düşmanı" diye bir ayrım yapmanın söz konusu olmadığı, ancak iki farklı amaç taşıyan iki tür literatürün varolduğu anlaşılır. Aynı zamanda alıntısını yapmış olduğum cümlede alışılmış bir motif daha işlenir. Dindar okuyucunun "Nasıl olur da Tanrı bize karşı kâfirlerin üstünlüğünü sağlar" diye kafasında belirebilecek şüpheyi gidermek için kullanılan her zamanki gerekçe "yanlışlarımızdan ya da günahlarımızdan dolayı Tanrı'nın bize verdiği ceza" olmuştur. Ancak bu sav aynı zamanda iki tür Türk literatürünün ortak paydasıdır. Çünkü halktan biri "Günahımız neydi de Tanrı bize Türkleri saldı" derken seçkinler "Nerede yanlış yaptık da yenildik" diye sormaktadır.
Sansovino ve benzerlerinin bu soru karşısındaki tutumları, Romalılar ile Türkler arasında etnik bir bağ kurmak değildir. Romalıları dünya hâkimi yapan disiplini ve askeri gücü Osmanlılar kendilerine mal etmişlerdir, bundan dolayı Osmanlılar Roma İmparatorluğu'nun manevi mirasçısı olmak üzeredir diye yazarlar. Bu ifade aynı zamanda bir özeleştiridir.
François Hartog Herodot'la ilgili çalışmasında "Başkalık retoriği esas olarak bir tercüme işlemidir: Amacı, başka'yı aynı'ya geçirmektir" der. Bu çerçevede Osmanlılara ilişkin Truva ya da Roma yakıştırması ötekiyi kendi düşünce dünyasında anlamlandırıp "Batı"nın tarihsel/kültürel ve ideolojik algılamaları içerisinde tasnif edip tanımlama çabası olarak değerlendirilemez mi? Söz konusu olan "öteki"yi tanımlamaya ilişkin genel stratejinin bir örneği olarak düşünülebilir mi?
Doğrudur, ancak başka parametreler de vardır. Romalıların, Vergilius'un Aineiad'ıyla doruğa ulaşan kendilerini Truvalıların mirasçısı olarak görme eğiliminin ortaçağ ve Rönesans Avrupa'sında çok sayıda taklitçisi olmuştur. Özellikle Fransız krallarının ve daha birçok soylu Avrupa ailesinin Truvalılardan geldiği savunulmuştur; yani bir halkın ya da bir soyun atalarını Truvalılara bağlamak dönemin alışılmış bir yöntemidir. Bunun amacı, söz konusu grubu Romalılarla eşitlemek ve dolayısıyla değerlendirebilmekti. Bu durumda neden Türklere de aynı işlemin uygulandığını sorabiliriz. Bunun söz konusu yazıda ve yukarıda anlattıklarımdan başka bir yanıtı da olabilir. Türklere Truvalı-Romalı benzetmesi yapan yazarların İtalyan ya da Fransız olduğunu görüyoruz. Bu benzetmeyi yapmakla onları, Roma İmparatorluğu'nun ve evrensel bir iktidar olarak algılanan imparatorluk kavramının mirasçısı -ya da mirasçı adayı- olarak görüyorlar. Oysa o dönemde Roma İmparatorluğu'nun resmi ve tescilli mirasçısı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, yani Almanya'dır. Böylece özellikle Fransız yazarlar için Türkleri imparatorluğa layık görmek aslında Almanlara karşı tavır almaktır ki I. François ile Kanuni döneminden beri başlayan Osmanlı-Fransız dostluğu da özellikle Almanya'ya karşıdır.
Bu konuda Kanuni'nin tutumu farklı değildir. 1547 tarihinde I. Süleyman ile Charles Quint arasında imzalanacak ilk anlaşma öncesi uzun müzakerelerde Osmanlı tarafı Charles Quint'in imparator unvanını kabul etmemekte ısrar etmekte, onu yalnız İspanya kralı olarak tanımaktadır. Dönemin Alman literatürü ise Roma ve Bizans imparatorlarının silsilelerini ve portrelerini verdikten sonra Alman imparatorlarına geçen imparator albümleri düzenler. Böylece Türklerin Truva ya da Roma kökeni, tarih meraklısı Rönesans aydınlarının edebi bir yakıştırmasının ötesinde, dönemin politikasının ve iktidar ideolojilerinin bir parçası haline gelir.
Osmanlıların bahsettiğiniz Truva ve Roma yakıştırmalarından haberdar olduğu söylenebilir mi? Özellikle II. Mehmed'in bu yakıştırmaları bildiği ve bilhassa da Konstantinopolis'in sembolizmine kendi iktidar söyleminde yer verdiği söylenemez mi? Fatih sonrasında bu tarz bir meşruiyet söylemine dönük ilgi ortadan kalkıyor mu?
Fatih Sultan Mehmed'in imparatorluk fikrini devam ettirmek istediğini ve Kanuni'nin de bunu ilk saltanat yıllarında (İbrahim Paşa'nın öldürülmesine kadar) denediğini biliyoruz. Bu konuyu uzun uzun Kostantiniyye ve Ayasofya Efsaneleri kitabımda işledim. II. Mehmed'in ise, Batılıların ve son Bizanslıların kurmuş oldukları Truvalılar-Türkler ilişkisinden haberdar olduğunu Kritovulos'tan öğreniyoruz. Kritovulos, günümüzde çoğunlukla sanıldığı gibi bir Bizans tarihçisi -ve bundan dolayı daha az güvenilmesi gereken biri- değildir. Tursun Beğ'le birlikte ve Tursun Beğ kadar II. Mehmed'in resmi tarihçisidir. Yazmasının tek nüshası Topkapı sarayındadır. En azından şunu söyleyebiliriz: Kritovulos Fatih'in istemediği, onaylamadığı bir şeyi yazamazdı. Dolayısıyla II. Mehmed, Kritovulos'un yazdığı gibi, Truva harabeleri önünde Türkler Truvalıların intikamını aldı dememişse bile bunun yazılmasına karşı çıkmamıştır. Ayrıca metin dikkatli okunursa, II. Mehmed, Türklerin Truvalıların soyundan geldikleri "iddia"sını sahiplenmiyor, Türklerin "Asyalı" olarak Yunanlılardan ve herhalde onların mirasçısı Bizanslılardan, kendileri gibi Asyalı olan Truvalıların intikamını almış olduklarını söylüyor.
Bilindiği gibi II. Bayezid döneminde, biraz Osmanlı köklü hâkim sınıfların-ulema ve gazilerin-Fatih'in politikasına tepki göstermesi, biraz da Cem olayının getirdiği temkinlilik, imparatorluk projesini en azından ideolojik bir söylem olarak aksatmıştır. I. Selim ise başka bir ideoloji ile Osmanlıları arkadan vurmaya çalışan Safevilere karşı, Sünniliğin koruyuculuğunu yüklenmek zorunluluğunda olmuş ve Doğu'ya yönelmiştir. Kanuni döneminin başında, İbrahim Paşa'nın da etkisiyle, Roma'nın mirasına sahip çıkacak bir imparatorluk söylemi ivme kazanır. Padişah, Venediklilere Papalık ve imparatorluk taçlarından esinlenen bir taç ısmarlayarak, seferlerde otağında huzuruna çıkan Batılı elçilere göstermek üzere yanında taşır. İbrahim Paşa da Buda'dan getirmiş olduğu Herkül ve Venüs'ün çıplak ve altın kaplamalı heykellerini Atmeydanı'nın ortasına diker. Ancak böyle bir projenin içeride, özellikle de ulema arasında kabul edilme olanağı yoktur. İbrahim Paşa'nın öldürülmesi, Kanuni'nin yaşlanması ve oğullarının kavgaları arasında yıpranmasıyla birlikte Ebussuud Efendi'nin güçlü bir siyasi figür olarak ortaya çıkması ve süregelen İran seferleriyle Osmanlı hükümdarının yeniden Sünniliğin koruyucusu olarak belirmesi, imparatorluk özlemini sona erdirecektir. Bu konumda Süleymaniye Camii geçiş döneminin bir simgesidir. Büyük bir olasılıkla, yukarıda sözünü etmiş olduğum ve kendisini "İspanya Kralı" Charles Quint'e karşı tek "imparator" olarak tanıyan 1547 anlaşmasından sonra, I. Süleyman, kendisi için yaptırdığı Şehzade Camii'ni, ölen oğlu Mehmed'e adayarak, Ayasofya modelinde yeni bir caminin yapımına girişir. Oysa imparatorluk simgesini pekiştirecek olan bu anıt, aynı zamanda Sünniliğin şampiyonu Müslüman bir hükümdarın eseri olarak sunulacak ve en önemlisi, gelecek nesillere bu biçimde aktarılacaktır.
Osmanlılara ve hatta Küçük Asya'daki Osmanlı öncesi beyliklere yönelik Roma yakıştırması sadece Batı dünyasında yapılmıyor. Ortadoğu'da Roma tabirinin İstanbul merkezli bir coğrafyaya atıfla kullanıldığını görüyoruz ve bu bağlamda Osmanlı ya da öncesindeki beylikler bu bölgede "Rumi" olarak adlandırılabiliyor. Hatta örneğin Portekizliler 16. yüzyılda Osmanlılara ilişkin "Rum" ya da "Rumi" adlandırmasını mesela İtalya'dan değil de Arap ya da Hint Okyanusu memleketlerinden tevarüs ediyorlar. Bu bağlamda Roma'ya dair sembolizmin sadece "Batı"da değil, "Doğu"da da siyasal meşruiyet söylemlerinde önemli bir konumu olduğu söylenemez mi?
Burada birbirleriyle karıştırılmaması gereken iki ayrı şey var. Birincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz, Avrupalıların Türkleri Romalıların mirasçısı ve dolayısıyla evrensel imparatorluğa aday olarak görmeleri, ikincisi ise Türklerin kendilerine "Rumi" demeleri. İkincisi Bizans'tan aktarılan bir terim. Bilindiği gibi Bizans ve Bizanslı sözcükleri sonraki tarihçilerin kullandıkları terimlerdir. Bugün Bizans diye adlandırdığımız Doğu Roma İmparatorluğu devleti ve üyeleri kendilerini 1453'e kadar Romalı, yani Rum olarak tanımlardı. Bu terimi Doğu halkları ve Araplar olduğu kadar Türkler de kullanmıştır. Bizans'ın Araplarla ve sonra Selçuluklarla ilk temas halinde olduğu Sivas ve yöresi Rum eyaleti olmuştur. Rumeli için de aynı şey geçerlidir. Osmanlı Türkleri de kendilerini hiçbir zaman Türk olarak tanımlamadıkları, hatta bu sözcüğü genellikle hakaret saydıkları için, eski Bizans topraklarına yerleşince, kendilerine, özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Rumi demişlerdir. Örneğin Gelibolulu Ali Bey, Kahire'yi anlatan kitabında Türklerle Araplar arasında bir karşılaştırma yaparken hep, "biz Rumiler" der. Ancak Kültür Bakanlığı yayınlarında bu metni "sadeleştirerek" yayımlayan Orhan Şaik Gökyay "Rumi"yi Türk olarak çevirmiştir. Aynı biçimde Kritovulos bugünkü Yunancaya "uygulanarak" yayımlandığında, yazarın Fatih için sürekli kullandığı "Basileus" (imparator) sözcüğü "Sultan" olarak çevrilmiştir.
Bu konuda başka bir eğlenceli örnek daha vardır. Büyük bir olasılıkla 16. yüzyılda Rum Ali Ağa adında biri Beşiktaş'ta bir mescit yaptırmış, ondan sonra da mahallenin adı Rum Ali Mahallesi olarak günümüze kadar gelmiştir. Ancak bir gün herhalde bir yetkili "Olur mu öyle şey!" demiştir ki, mahallenin adı Türk Ali'ye çevrilmiştir. Aklıma gelince hep, rahmetli bunu duysaydı kim bilir ne kadar kızardı, diye düşünüyorum.
17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı'nın Hıristiyan dünyaya yönelik bir tehdit olarak algılanması ya da Roma benzetmesi, yerini Doğu despotizmi tanımlamasına bırakıyor. Kendini tanımlama süreci ötekiyle etkileşim içerisinde geliştiğine ve ötekini tanımlama/adlandırma kendini de tanımlama anlamına geldiğine göre, Osmanlı'ya ilişkin betimlemelerdeki bu dönüşüm, Avrupa/Batı'nın kendini tanımlama sürecinde nasıl bir dönüşüme tekabül etmektedir?
İlginç bir biçimde Türklerin "Doğu despotizm"i temsilcisi ve örneği olarak görülmeleri de Venediklilerin ürettikleri bir fikirdir. Kıbrıs'ın alınmasıyla sonuçlanan 1568-1573 Osmanlı-Venedik savaşından sonra memleketine dönen Venedik balyozu Marcantonio Barbaro Türklerin evrensel imparatorluğun eşiğinde olduklarını söylecek, oysa Girit'in alınması ile sona eren 1645-1669 savaşından sonra İstanbul'a gelen Venedik balyozları, raporlarında Osmanlı yönetimini "hunhar ve zorba" olarak tanımlayacak ve Doğu despotizmi kavramının ilk tohumlarını atacaklardır. Osmanlı devletinin ilk defa önemli toprak kayıplarına uğramış olduğu 1683-1699 savaşından sonra ise bu fikir Avrupa'da yayılacaktır. Bundan, Avrupalılar artık Türklerden korkmayınca onları küçümsemeye başladılar gibi aceleci bir sonuç çıkarabiliriz, ancak birkaç faktörü göz önüne almalıyız. Bir yandan Osmanlı gücünde ve yönetiminde hem mutlak, hem de Avrupa ile karşılaştırırsak, göreceli bir gerileme vardır. I. ve II. Süleyman'ın Osmanlı devleti aynı değildir; iç karışıklıklar, yeniçerilerin konumu gibi hadiseler Batı'nın Osmanlı'ya ilişkin görüşünü etkilemektedir. Öte yandan Avrupa Aydınlanma dönemine girer ve kendisini uygarlığın tek temsilcisi olarak görmeye başlar. Böylece giderek Avrupa'nın gözünde "Türk" güçlü bir kâfir olmaktan çıkar güçsüz bir barbar olur. Din farkı, dinsel bir görüşle ele alındığında, din değiştirmekle silinebilir, oysa medeniyet farkı, bu açıdan bakanlar için, çok daha derin bir uçurum olarak görülebilir.
18. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan "Batı uygarlığı" hakkındaki anlatıda Türklerin, "Doğu"nun bir parçası ve önemli bir "öteki" figürü olarak yer aldığı söylenebilir. Aynı bağlamda örneğin Yunan milliyetçiliği kendi kimliğini, Türklerin belki de tam tersine, Batı uygarlık tarihine ilişkin anlatının içinde merkezi ve kurucu önemde bir öğe olarak tanımlayabilmiştir. Bu çerçevede "Batı"nın otantik ötekisi olmanın, hemen yanı başındaki Yunanistan örneğine kıyasla, Türkiye'nin modernleşme sürecindeki etkilerinden genel olarak bahsedebilir misiniz?
19. yüzyılda Osmanlı topraklarında esen ulus-devletlerin kurulmasına yönelik milliyetçi rüzgârlar Avrupa aydınlanmasının, Fransız devriminin ve Avrupa romantizminin etkisinde kalmıştır. Ancak burada Yunanistan'ın durumu ayrıcalıklıdır. Tarihi boyunca Antik Yunan kültürünün ürünleriyle yetişen Avrupalı aydınlar ve seçkinler için Yunanistan'ın bağımsızlığı, Batı medeniyetinin kendi vatanına dönmesi, ona sahip çıkması anlamına geliyordu. Nasıl Haçlı Seferleri Hıristiyanlığın ayrı kalmış vatanını, Kudüs'ü ve Kutsal Toprakları kurtarmak için yapılmışsa, Yunan ayaklanmasında yardıma koşan "Philhellène"ler (Yunan muhipleri) için de Avrupa medeniyetinin ayrı kalmış topraklarını kurtarmak söz konusuydu. Zaten Voltaire, elli yıl öncesinde: "Zamanında bağnazlık uğruna yedi tane Haçlı Seferi yaptık, ne zaman şerefli bir Haçlı Seferi yapacağız?" demekle bunu kastediyordu. Yunan klasikleriyle beslenmiş Avrupalı gezgin, Yunanistan ve Anadolu'daki antik kalıntıları gezerken, buraların harabeye dönüşmesinin sorumlusu olarak Türkleri görüyor, karşılaştığı Rum köylülerin, kendi üniversitesinde öğrenmiş olduğu Yunancayı anlamamasının, antik amfora ve kabartmalarda görmüş olduğu gibi giyinmemesinin nedeninin Türk barbarlığı olduğuna inanıyordu. Ancak yeni Yunanistan'ın da bu beklentiyi karşılaması gerekiyordu, çünkü Yunan ayaklanmasının başarısından Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ne girmesine kadar, çağdaş Yunanistan tüm kazanımlarını öncelikle Antik Yunanistan'a borçluydu. Onun için de eski ve yeni Yunanistan arasındaki sürekliliği-yalnız kültürel değil biyolojik olarak da-kanıtlamak ve aradaki "karanlık yüzyılları", kendi halk kültürünü, yiyeceği içeceği, giysisi, dansı, türküsü, konutu ile, yok sayma pahasına reddetmek gerekiyordu. Yani, kendisini Batı kültürünün kaynağı ve nüvesi olarak kanıtlamak için "öteki"yi, Türkü barbarlığın karanlığına itmek gerekiyordu.
Bu durumda, Osmanlı imparatorluğunun içinden çıkan son ulus-devletlerden biri ama aynı zamanda Osmanlı mirasını üstlenen tek ülke olan Türkiye'nin Avrupa ile ilişkisinin zor ve çelişkili olacağı açıktı. Batılılaşma 18. yüzyılın sonunda başladı ve bugün de sürdürülüyor. Ancak Batılılaşmaya, Batı'ya entegre olmak için değil, Batı'ya karşı Batı'nın silahıyla mücadeleyi sürdürmek için girişilmiştir ve bu davranış günümüzde de hâkimdir. Köken sorununa gelince, Mustafa Celaleddin Paşa, Türkçülüğün ilk yapıtı olan, Eski ve Yeni Türkler adlı kitabında (1869), Türklerin Hint-Avrupa ırkından olduklarını iddia etmekle, bir entegrasyon çabasına girişir. Bilimsel verilerin ötesinde, Orta Asyalılığın o denli önemle vurgulanmasında ise, Batı'ya karşı Batılılaşmanın etkisini aramak gerekmektedir.
Avrupalıların Türk olarak tanıdığı Osmanlıların, 16. yüzyılda Hıristiyan Avrupa için ciddi bir tehlike oluşturdukları bir gerçektir. Aslında, bugünkü Avusturya topraklarına ve Venedik yakınlarına akınlar yapan, İtalya'nın güneyinde Otranto'yu fetheden, Korsika'ya, Balear Adaları'na, Nice kentine asker çıkaran Osmanlı ordusu ve donanmasına karşı bir propagandaya girişilmesi olağandır. Matbaanın icadından 16. yüzyılın sonuna kadar bu konuda, çoğu tek ya da birkaç sayfalık broşürler olmak üzere binlerce yayın yapılmıştır. Bunların amacı kamuoyu oluşturmak, Avrupalıları Türklere karşı yüreklendirmek ve aynı zamanda Türklerin etkisinden kurtarmaktır. Çünkü unutmayalım ki bu dönemlerde Osmanlı topraklarından batıya doğru göç edenlerden çok daha fazla insan, Avrupa'dan Osmanlı'ya akmış ve bu akış da yalnızca zorunluluk dolayısıyla olmamıştır. Bu göç Yahudilerle sınırlı kalmamış, çok sayıda Hıristiyan da daha fazla iş ve servet olanağı sunan Osmanlı tarafına geçmiş ve bunların bir bölümü de Müslüman olmuştur. Örneğin Osmanlı ordusu, 1526'da, Mohaç savaşı ve Macaristan Krallığı'nın yıkılması ile sonuçlanan sefere hazırlanırken, Venedik ajanlarının gönderdikleri raporlar çok karamsardır. Bunlardan biri: "Böyle giderse sonunda hepimiz Türk (yani Müslüman) olacağız" diye yazar ve ekler "Burada genç kızın tanesi birkaç akçeye satılır", yani her şey o denli kötü değildir! Esasında Türk karşıtı Avrupa literatüründe çoğu zaman, ötekinin cazibesine kapılma endişesi sezilir.
Seçkinler, karar vericiler ise, duygulara ve özellikle dine hitap eden bu yayınların dışında Türklerin başarılarının nedenlerini anlamaya ve buna karşı önlem almaya çalışıyordu. Bunlara, Osmanlı devletinin tarihi, kaynakları ve yönetim sistemi konusunda bilgiler gerekliydi. Sonuç olarak Rönesans boyunca seçkinler için ayrı, halk için ayrı iki tür Türk literatürü oluşur. Bunun en iyi örneği "Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?" başlıklı yazıda sözünü ettiğim Francesco Sansovino'dur. 1571'de, yeni bir Osmanlı-Venedik savaşının ortasında, Kıbrıs'ın alınmasından birkaç ay sonra ve İnebahtı deniz savaşından birkaç ay önce, yayımlamış olduğu Annali Turcheschi'de Türkleri Romalıların mirasçısı ilan eden yazar, aynı yıl içinde Türklere karşı savaşan Venedik askerini yüreklendirmek için iki de broşür basar ve popüler anti-Türk literatürünün iki ana temasını işler. Birincisi "exhortatio" (teşvik, yüreklendirme) türündendir, "prophetia" (kehanet) türünden olan ikincisi ise Türklerin yakın yenilgisine işaret eden "haber"lerden söz eder. Burada Sansovino, "İskit ülkesinin dibindeki mağaralardan çıkmış olan Türkler, ancak Doğu halklarının korkaklığından, Rum imparatorlarının anlaşmazlıklarından ve Batı Hıristiyanlarının kavgalarından, yani kendi yanlışlarımızdan dolayı büyümüşlerdir" diye yazar. Görüldüğü gibi, burada Romalılara ya da Truvalılara atıf yoktur ve dönemin yazarlarının Türklerin kökenini gayet iyi bildikleri de açıktır. Dolayısıyla Rönesans aydınları arasında "Türk dostu" ya da "Türk düşmanı" diye bir ayrım yapmanın söz konusu olmadığı, ancak iki farklı amaç taşıyan iki tür literatürün varolduğu anlaşılır. Aynı zamanda alıntısını yapmış olduğum cümlede alışılmış bir motif daha işlenir. Dindar okuyucunun "Nasıl olur da Tanrı bize karşı kâfirlerin üstünlüğünü sağlar" diye kafasında belirebilecek şüpheyi gidermek için kullanılan her zamanki gerekçe "yanlışlarımızdan ya da günahlarımızdan dolayı Tanrı'nın bize verdiği ceza" olmuştur. Ancak bu sav aynı zamanda iki tür Türk literatürünün ortak paydasıdır. Çünkü halktan biri "Günahımız neydi de Tanrı bize Türkleri saldı" derken seçkinler "Nerede yanlış yaptık da yenildik" diye sormaktadır.
Sansovino ve benzerlerinin bu soru karşısındaki tutumları, Romalılar ile Türkler arasında etnik bir bağ kurmak değildir. Romalıları dünya hâkimi yapan disiplini ve askeri gücü Osmanlılar kendilerine mal etmişlerdir, bundan dolayı Osmanlılar Roma İmparatorluğu'nun manevi mirasçısı olmak üzeredir diye yazarlar. Bu ifade aynı zamanda bir özeleştiridir.
François Hartog Herodot'la ilgili çalışmasında "Başkalık retoriği esas olarak bir tercüme işlemidir: Amacı, başka'yı aynı'ya geçirmektir" der. Bu çerçevede Osmanlılara ilişkin Truva ya da Roma yakıştırması ötekiyi kendi düşünce dünyasında anlamlandırıp "Batı"nın tarihsel/kültürel ve ideolojik algılamaları içerisinde tasnif edip tanımlama çabası olarak değerlendirilemez mi? Söz konusu olan "öteki"yi tanımlamaya ilişkin genel stratejinin bir örneği olarak düşünülebilir mi?
Doğrudur, ancak başka parametreler de vardır. Romalıların, Vergilius'un Aineiad'ıyla doruğa ulaşan kendilerini Truvalıların mirasçısı olarak görme eğiliminin ortaçağ ve Rönesans Avrupa'sında çok sayıda taklitçisi olmuştur. Özellikle Fransız krallarının ve daha birçok soylu Avrupa ailesinin Truvalılardan geldiği savunulmuştur; yani bir halkın ya da bir soyun atalarını Truvalılara bağlamak dönemin alışılmış bir yöntemidir. Bunun amacı, söz konusu grubu Romalılarla eşitlemek ve dolayısıyla değerlendirebilmekti. Bu durumda neden Türklere de aynı işlemin uygulandığını sorabiliriz. Bunun söz konusu yazıda ve yukarıda anlattıklarımdan başka bir yanıtı da olabilir. Türklere Truvalı-Romalı benzetmesi yapan yazarların İtalyan ya da Fransız olduğunu görüyoruz. Bu benzetmeyi yapmakla onları, Roma İmparatorluğu'nun ve evrensel bir iktidar olarak algılanan imparatorluk kavramının mirasçısı -ya da mirasçı adayı- olarak görüyorlar. Oysa o dönemde Roma İmparatorluğu'nun resmi ve tescilli mirasçısı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, yani Almanya'dır. Böylece özellikle Fransız yazarlar için Türkleri imparatorluğa layık görmek aslında Almanlara karşı tavır almaktır ki I. François ile Kanuni döneminden beri başlayan Osmanlı-Fransız dostluğu da özellikle Almanya'ya karşıdır.
Bu konuda Kanuni'nin tutumu farklı değildir. 1547 tarihinde I. Süleyman ile Charles Quint arasında imzalanacak ilk anlaşma öncesi uzun müzakerelerde Osmanlı tarafı Charles Quint'in imparator unvanını kabul etmemekte ısrar etmekte, onu yalnız İspanya kralı olarak tanımaktadır. Dönemin Alman literatürü ise Roma ve Bizans imparatorlarının silsilelerini ve portrelerini verdikten sonra Alman imparatorlarına geçen imparator albümleri düzenler. Böylece Türklerin Truva ya da Roma kökeni, tarih meraklısı Rönesans aydınlarının edebi bir yakıştırmasının ötesinde, dönemin politikasının ve iktidar ideolojilerinin bir parçası haline gelir.
Osmanlıların bahsettiğiniz Truva ve Roma yakıştırmalarından haberdar olduğu söylenebilir mi? Özellikle II. Mehmed'in bu yakıştırmaları bildiği ve bilhassa da Konstantinopolis'in sembolizmine kendi iktidar söyleminde yer verdiği söylenemez mi? Fatih sonrasında bu tarz bir meşruiyet söylemine dönük ilgi ortadan kalkıyor mu?
Fatih Sultan Mehmed'in imparatorluk fikrini devam ettirmek istediğini ve Kanuni'nin de bunu ilk saltanat yıllarında (İbrahim Paşa'nın öldürülmesine kadar) denediğini biliyoruz. Bu konuyu uzun uzun Kostantiniyye ve Ayasofya Efsaneleri kitabımda işledim. II. Mehmed'in ise, Batılıların ve son Bizanslıların kurmuş oldukları Truvalılar-Türkler ilişkisinden haberdar olduğunu Kritovulos'tan öğreniyoruz. Kritovulos, günümüzde çoğunlukla sanıldığı gibi bir Bizans tarihçisi -ve bundan dolayı daha az güvenilmesi gereken biri- değildir. Tursun Beğ'le birlikte ve Tursun Beğ kadar II. Mehmed'in resmi tarihçisidir. Yazmasının tek nüshası Topkapı sarayındadır. En azından şunu söyleyebiliriz: Kritovulos Fatih'in istemediği, onaylamadığı bir şeyi yazamazdı. Dolayısıyla II. Mehmed, Kritovulos'un yazdığı gibi, Truva harabeleri önünde Türkler Truvalıların intikamını aldı dememişse bile bunun yazılmasına karşı çıkmamıştır. Ayrıca metin dikkatli okunursa, II. Mehmed, Türklerin Truvalıların soyundan geldikleri "iddia"sını sahiplenmiyor, Türklerin "Asyalı" olarak Yunanlılardan ve herhalde onların mirasçısı Bizanslılardan, kendileri gibi Asyalı olan Truvalıların intikamını almış olduklarını söylüyor.
Bilindiği gibi II. Bayezid döneminde, biraz Osmanlı köklü hâkim sınıfların-ulema ve gazilerin-Fatih'in politikasına tepki göstermesi, biraz da Cem olayının getirdiği temkinlilik, imparatorluk projesini en azından ideolojik bir söylem olarak aksatmıştır. I. Selim ise başka bir ideoloji ile Osmanlıları arkadan vurmaya çalışan Safevilere karşı, Sünniliğin koruyuculuğunu yüklenmek zorunluluğunda olmuş ve Doğu'ya yönelmiştir. Kanuni döneminin başında, İbrahim Paşa'nın da etkisiyle, Roma'nın mirasına sahip çıkacak bir imparatorluk söylemi ivme kazanır. Padişah, Venediklilere Papalık ve imparatorluk taçlarından esinlenen bir taç ısmarlayarak, seferlerde otağında huzuruna çıkan Batılı elçilere göstermek üzere yanında taşır. İbrahim Paşa da Buda'dan getirmiş olduğu Herkül ve Venüs'ün çıplak ve altın kaplamalı heykellerini Atmeydanı'nın ortasına diker. Ancak böyle bir projenin içeride, özellikle de ulema arasında kabul edilme olanağı yoktur. İbrahim Paşa'nın öldürülmesi, Kanuni'nin yaşlanması ve oğullarının kavgaları arasında yıpranmasıyla birlikte Ebussuud Efendi'nin güçlü bir siyasi figür olarak ortaya çıkması ve süregelen İran seferleriyle Osmanlı hükümdarının yeniden Sünniliğin koruyucusu olarak belirmesi, imparatorluk özlemini sona erdirecektir. Bu konumda Süleymaniye Camii geçiş döneminin bir simgesidir. Büyük bir olasılıkla, yukarıda sözünü etmiş olduğum ve kendisini "İspanya Kralı" Charles Quint'e karşı tek "imparator" olarak tanıyan 1547 anlaşmasından sonra, I. Süleyman, kendisi için yaptırdığı Şehzade Camii'ni, ölen oğlu Mehmed'e adayarak, Ayasofya modelinde yeni bir caminin yapımına girişir. Oysa imparatorluk simgesini pekiştirecek olan bu anıt, aynı zamanda Sünniliğin şampiyonu Müslüman bir hükümdarın eseri olarak sunulacak ve en önemlisi, gelecek nesillere bu biçimde aktarılacaktır.
Osmanlılara ve hatta Küçük Asya'daki Osmanlı öncesi beyliklere yönelik Roma yakıştırması sadece Batı dünyasında yapılmıyor. Ortadoğu'da Roma tabirinin İstanbul merkezli bir coğrafyaya atıfla kullanıldığını görüyoruz ve bu bağlamda Osmanlı ya da öncesindeki beylikler bu bölgede "Rumi" olarak adlandırılabiliyor. Hatta örneğin Portekizliler 16. yüzyılda Osmanlılara ilişkin "Rum" ya da "Rumi" adlandırmasını mesela İtalya'dan değil de Arap ya da Hint Okyanusu memleketlerinden tevarüs ediyorlar. Bu bağlamda Roma'ya dair sembolizmin sadece "Batı"da değil, "Doğu"da da siyasal meşruiyet söylemlerinde önemli bir konumu olduğu söylenemez mi?
Burada birbirleriyle karıştırılmaması gereken iki ayrı şey var. Birincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz, Avrupalıların Türkleri Romalıların mirasçısı ve dolayısıyla evrensel imparatorluğa aday olarak görmeleri, ikincisi ise Türklerin kendilerine "Rumi" demeleri. İkincisi Bizans'tan aktarılan bir terim. Bilindiği gibi Bizans ve Bizanslı sözcükleri sonraki tarihçilerin kullandıkları terimlerdir. Bugün Bizans diye adlandırdığımız Doğu Roma İmparatorluğu devleti ve üyeleri kendilerini 1453'e kadar Romalı, yani Rum olarak tanımlardı. Bu terimi Doğu halkları ve Araplar olduğu kadar Türkler de kullanmıştır. Bizans'ın Araplarla ve sonra Selçuluklarla ilk temas halinde olduğu Sivas ve yöresi Rum eyaleti olmuştur. Rumeli için de aynı şey geçerlidir. Osmanlı Türkleri de kendilerini hiçbir zaman Türk olarak tanımlamadıkları, hatta bu sözcüğü genellikle hakaret saydıkları için, eski Bizans topraklarına yerleşince, kendilerine, özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Rumi demişlerdir. Örneğin Gelibolulu Ali Bey, Kahire'yi anlatan kitabında Türklerle Araplar arasında bir karşılaştırma yaparken hep, "biz Rumiler" der. Ancak Kültür Bakanlığı yayınlarında bu metni "sadeleştirerek" yayımlayan Orhan Şaik Gökyay "Rumi"yi Türk olarak çevirmiştir. Aynı biçimde Kritovulos bugünkü Yunancaya "uygulanarak" yayımlandığında, yazarın Fatih için sürekli kullandığı "Basileus" (imparator) sözcüğü "Sultan" olarak çevrilmiştir.
Bu konuda başka bir eğlenceli örnek daha vardır. Büyük bir olasılıkla 16. yüzyılda Rum Ali Ağa adında biri Beşiktaş'ta bir mescit yaptırmış, ondan sonra da mahallenin adı Rum Ali Mahallesi olarak günümüze kadar gelmiştir. Ancak bir gün herhalde bir yetkili "Olur mu öyle şey!" demiştir ki, mahallenin adı Türk Ali'ye çevrilmiştir. Aklıma gelince hep, rahmetli bunu duysaydı kim bilir ne kadar kızardı, diye düşünüyorum.
17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı'nın Hıristiyan dünyaya yönelik bir tehdit olarak algılanması ya da Roma benzetmesi, yerini Doğu despotizmi tanımlamasına bırakıyor. Kendini tanımlama süreci ötekiyle etkileşim içerisinde geliştiğine ve ötekini tanımlama/adlandırma kendini de tanımlama anlamına geldiğine göre, Osmanlı'ya ilişkin betimlemelerdeki bu dönüşüm, Avrupa/Batı'nın kendini tanımlama sürecinde nasıl bir dönüşüme tekabül etmektedir?
İlginç bir biçimde Türklerin "Doğu despotizm"i temsilcisi ve örneği olarak görülmeleri de Venediklilerin ürettikleri bir fikirdir. Kıbrıs'ın alınmasıyla sonuçlanan 1568-1573 Osmanlı-Venedik savaşından sonra memleketine dönen Venedik balyozu Marcantonio Barbaro Türklerin evrensel imparatorluğun eşiğinde olduklarını söylecek, oysa Girit'in alınması ile sona eren 1645-1669 savaşından sonra İstanbul'a gelen Venedik balyozları, raporlarında Osmanlı yönetimini "hunhar ve zorba" olarak tanımlayacak ve Doğu despotizmi kavramının ilk tohumlarını atacaklardır. Osmanlı devletinin ilk defa önemli toprak kayıplarına uğramış olduğu 1683-1699 savaşından sonra ise bu fikir Avrupa'da yayılacaktır. Bundan, Avrupalılar artık Türklerden korkmayınca onları küçümsemeye başladılar gibi aceleci bir sonuç çıkarabiliriz, ancak birkaç faktörü göz önüne almalıyız. Bir yandan Osmanlı gücünde ve yönetiminde hem mutlak, hem de Avrupa ile karşılaştırırsak, göreceli bir gerileme vardır. I. ve II. Süleyman'ın Osmanlı devleti aynı değildir; iç karışıklıklar, yeniçerilerin konumu gibi hadiseler Batı'nın Osmanlı'ya ilişkin görüşünü etkilemektedir. Öte yandan Avrupa Aydınlanma dönemine girer ve kendisini uygarlığın tek temsilcisi olarak görmeye başlar. Böylece giderek Avrupa'nın gözünde "Türk" güçlü bir kâfir olmaktan çıkar güçsüz bir barbar olur. Din farkı, dinsel bir görüşle ele alındığında, din değiştirmekle silinebilir, oysa medeniyet farkı, bu açıdan bakanlar için, çok daha derin bir uçurum olarak görülebilir.
18. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan "Batı uygarlığı" hakkındaki anlatıda Türklerin, "Doğu"nun bir parçası ve önemli bir "öteki" figürü olarak yer aldığı söylenebilir. Aynı bağlamda örneğin Yunan milliyetçiliği kendi kimliğini, Türklerin belki de tam tersine, Batı uygarlık tarihine ilişkin anlatının içinde merkezi ve kurucu önemde bir öğe olarak tanımlayabilmiştir. Bu çerçevede "Batı"nın otantik ötekisi olmanın, hemen yanı başındaki Yunanistan örneğine kıyasla, Türkiye'nin modernleşme sürecindeki etkilerinden genel olarak bahsedebilir misiniz?
19. yüzyılda Osmanlı topraklarında esen ulus-devletlerin kurulmasına yönelik milliyetçi rüzgârlar Avrupa aydınlanmasının, Fransız devriminin ve Avrupa romantizminin etkisinde kalmıştır. Ancak burada Yunanistan'ın durumu ayrıcalıklıdır. Tarihi boyunca Antik Yunan kültürünün ürünleriyle yetişen Avrupalı aydınlar ve seçkinler için Yunanistan'ın bağımsızlığı, Batı medeniyetinin kendi vatanına dönmesi, ona sahip çıkması anlamına geliyordu. Nasıl Haçlı Seferleri Hıristiyanlığın ayrı kalmış vatanını, Kudüs'ü ve Kutsal Toprakları kurtarmak için yapılmışsa, Yunan ayaklanmasında yardıma koşan "Philhellène"ler (Yunan muhipleri) için de Avrupa medeniyetinin ayrı kalmış topraklarını kurtarmak söz konusuydu. Zaten Voltaire, elli yıl öncesinde: "Zamanında bağnazlık uğruna yedi tane Haçlı Seferi yaptık, ne zaman şerefli bir Haçlı Seferi yapacağız?" demekle bunu kastediyordu. Yunan klasikleriyle beslenmiş Avrupalı gezgin, Yunanistan ve Anadolu'daki antik kalıntıları gezerken, buraların harabeye dönüşmesinin sorumlusu olarak Türkleri görüyor, karşılaştığı Rum köylülerin, kendi üniversitesinde öğrenmiş olduğu Yunancayı anlamamasının, antik amfora ve kabartmalarda görmüş olduğu gibi giyinmemesinin nedeninin Türk barbarlığı olduğuna inanıyordu. Ancak yeni Yunanistan'ın da bu beklentiyi karşılaması gerekiyordu, çünkü Yunan ayaklanmasının başarısından Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ne girmesine kadar, çağdaş Yunanistan tüm kazanımlarını öncelikle Antik Yunanistan'a borçluydu. Onun için de eski ve yeni Yunanistan arasındaki sürekliliği-yalnız kültürel değil biyolojik olarak da-kanıtlamak ve aradaki "karanlık yüzyılları", kendi halk kültürünü, yiyeceği içeceği, giysisi, dansı, türküsü, konutu ile, yok sayma pahasına reddetmek gerekiyordu. Yani, kendisini Batı kültürünün kaynağı ve nüvesi olarak kanıtlamak için "öteki"yi, Türkü barbarlığın karanlığına itmek gerekiyordu.
Bu durumda, Osmanlı imparatorluğunun içinden çıkan son ulus-devletlerden biri ama aynı zamanda Osmanlı mirasını üstlenen tek ülke olan Türkiye'nin Avrupa ile ilişkisinin zor ve çelişkili olacağı açıktı. Batılılaşma 18. yüzyılın sonunda başladı ve bugün de sürdürülüyor. Ancak Batılılaşmaya, Batı'ya entegre olmak için değil, Batı'ya karşı Batı'nın silahıyla mücadeleyi sürdürmek için girişilmiştir ve bu davranış günümüzde de hâkimdir. Köken sorununa gelince, Mustafa Celaleddin Paşa, Türkçülüğün ilk yapıtı olan, Eski ve Yeni Türkler adlı kitabında (1869), Türklerin Hint-Avrupa ırkından olduklarını iddia etmekle, bir entegrasyon çabasına girişir. Bilimsel verilerin ötesinde, Orta Asyalılığın o denli önemle vurgulanmasında ise, Batı'ya karşı Batılılaşmanın etkisini aramak gerekmektedir.
Labels:
avrupa,
batı,
çanakkale,
fatih sultan mehmet,
Kanuni,
osmanlı imparatorluğu,
roma,
romalılar,
truva,
türkler
Tuesday, January 30, 2007
Dünya Hakimiyeti Dönemi (1451-1566)
Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı.
Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.
4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.
"İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır."
Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed'e kadar Bizans, Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya'ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya'yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.
"Dünyada tek bir din,tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır" diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481'de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu.
Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen, oğlu II. Bayezid'in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa'ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem'in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail'i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya'dan Bursa'ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim'i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti.
Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz'u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid'e dönerek; "Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak" demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu'yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî, babası Bayezid ve dedesi Fatih'in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail'in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakîbi Şah İsmail'i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.
Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle İstanbul, Halep, Şam ve Kahire'deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516'da Mercidâbık'ta ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz'un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Sahib'ül-haremeyn" unvanı ile Yavuz Sultan Selim'e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu "Hâdim'ül-haremeyn" şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı.
Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır Memlûklerini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa'nın, diğeri de Hindistan'ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm'ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz'u endişeye sevk etmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.
1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. "Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr", yani "o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur".
Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım'dan Hicaz'a, Tebriz'den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.
Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, "Kanunî" unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur.
Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile "Cihan Padişahı"dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte ettiren bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, "Muhteşem Süleyman" diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.
Zigetvar Kalesi'nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566'da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri artık gevşemiş olacaktı.
Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır.
Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800'ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî'den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı.
Osmanlı Devletinin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi?
1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.
İtalyan Longosto, Fatih hakkında; "İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Her şeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi" demektedir.
Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; "Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, Yüce Hakan; "Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur" diye cevap vermiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter.
Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti.
Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; "Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz" cevabı kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.
İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve 'Müslümanların halifesi' unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul'a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. "Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!" diyen cihan padişahı gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.
Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa'dan, görünüşte hac için Kudüs'e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.
2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis'i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih'in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.
Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim'in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; "Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün" diyerek ilim adamlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi.İstanbul'da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî'nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad'la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.
3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir:
"Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar." (Bertrandon de la Brocquiere)
"Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir." (Vandal)
"Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi." (Benoist Mechin)
"Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu." (Henri Hauser)
Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.
4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.
"İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır."
Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed'e kadar Bizans, Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya'ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya'yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.
"Dünyada tek bir din,tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır" diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481'de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu.
Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen, oğlu II. Bayezid'in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa'ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem'in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail'i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya'dan Bursa'ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim'i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti.
Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz'u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid'e dönerek; "Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak" demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu'yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî, babası Bayezid ve dedesi Fatih'in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail'in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakîbi Şah İsmail'i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.
Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle İstanbul, Halep, Şam ve Kahire'deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516'da Mercidâbık'ta ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz'un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Sahib'ül-haremeyn" unvanı ile Yavuz Sultan Selim'e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu "Hâdim'ül-haremeyn" şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı.
Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır Memlûklerini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa'nın, diğeri de Hindistan'ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm'ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz'u endişeye sevk etmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.
1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. "Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr", yani "o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur".
Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım'dan Hicaz'a, Tebriz'den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.
Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, "Kanunî" unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur.
Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile "Cihan Padişahı"dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte ettiren bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, "Muhteşem Süleyman" diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.
Zigetvar Kalesi'nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566'da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri artık gevşemiş olacaktı.
Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır.
Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800'ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî'den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı.
Osmanlı Devletinin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi?
1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.
İtalyan Longosto, Fatih hakkında; "İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Her şeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi" demektedir.
Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; "Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, Yüce Hakan; "Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur" diye cevap vermiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter.
Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti.
Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; "Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz" cevabı kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.
İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve 'Müslümanların halifesi' unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul'a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. "Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!" diyen cihan padişahı gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.
Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa'dan, görünüşte hac için Kudüs'e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.
2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis'i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih'in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.
Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim'in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; "Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün" diyerek ilim adamlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi.İstanbul'da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî'nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad'la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.
3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir:
"Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar." (Bertrandon de la Brocquiere)
"Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir." (Vandal)
"Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi." (Benoist Mechin)
"Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu." (Henri Hauser)
Subscribe to:
Posts (Atom)